Follow Us @soratemplates

19 Şubat 2018 Pazartesi

Herkesin Ağzında Bir Dizi
La Casa de Papel

2/19/2018 4 Yorum
2018'in başından bu yana her yerde reklamını gördüğüm, herkesin birbirine önerdiği, herkesin dilinde olan ve neredeyse bir tane bile olumsuz eleştri almayan bir diziyi sizlere anlatacağım: La Casa de Papel.


2017 yılında İspanya televizyonunda yayınlanan ve aynı yıl biterek her şeyi tadında bırakan bir İspanyol dizisi. Bizdeki Türk dizilerinin aksine ''Dizi tuttu, iyi rating yapıyor uzat Allah uzat'' demeyip tadında bırakan yapımcılarına buradan selam gönderiyor ve kendilerini ayakta alkışlıyorum.

Dizide İspanya Kraliyet Darphanesine girerek kendi paralarını basan bir ekibin hikayesi anlatılıyor. Birbirlerini gerçek hayatta hiç tanımayan, gerçek isimlerini kullanmayan 9 kişilik bir ekip. Büyük soygun öncesinde 5 ay boyunca bir evde birlikte yaşayarak planın her ayrıntısını akla gelebilecek her değişkenini hesaplıyorlar.

İzlemek isteyenler olacaktır diye düşündüğümden spoiler vermek istemiyorum. Bu yüzden yüzeysel olarak sizlere karakterleri anlatacağım.

Anlatmaya yeni aşkımla başlamak istiyorum. Evet, genelde her gördüğüm kişiye hatta ve hatta canlıya aşkım derim. Bu benim nezdimde bir sevgi göstergesidir. Kaplanlarla ilgili bir şey anlatırken Kaplan aşkım dersem veya Orhan Gaziyi anlatırken Orhan aşkım dersem şaşmayın. Bu onları ne kadar sevdiğimin bir göstergesi o kadar. Hem ayrıca lütfen Orhan Gaziye bir bakın sarı sarı saçları ve sakallarıyla bence çok minnoş :D Her neyse şimdi karakterleri anlatmaya Profesör aşkımla başlayayım:

Profesör - Alvaro Morte

Ekibin beyni. Planı yapan ve ekibi toplayan kişi. Hayatının yarısını bu planı yapmaya adamış. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan 8 insanı bir araya getirerek hayatının yarısını verdiği planı uygulamaya koyuyor. 5 ay boyunca bir evden hiç çıkmadan plan üzerinde çalışıyorlar. Soygun esnasında olabilecek tüm değişkenleri en ince ayrıntılarına kadar hesaplamış. Soygun esnasında tüm ekip içerideyken o ekibi dışarıdan kontrol ediyor ve yönlendiriyor.
Kendisi gerçek anlamda bir hayalet. Gerçek ismini 1 kişi hariç kimse bilmiyor ve o bilen kişiyi gördüğünüzde şaşıracaksınız.
Kendisi gerçekten çok yakışıklı ve böyle düşünen tek kişi ben değilim. Soygunla ilgilenen polis Raquel Morillo'da öyle düşünüyor! (Ups, spoiler :D )

Berlin - Pedro Alonso

Ekibin içerideki lideri. Soygun esnasından Profesör ekibi dışarıdan yönlendirirken içeride ise Berlin yönlendiriyor. Ekipteki kimse birbirini gerçek hayatta tanımıyor demiştim, bu yüzden herkes kendisine yeni bir isim seçti. Benim dizideki ikinci aşkım ise kendisine Berlin adını seçti. Tam bir kötü adam. Şakacı, psikopat, narsist, şık. Yani tam benlik :D Cidden, dizilerdeki böyle karakterleri daha çok severim. Babam da en çok Erol Taşı severmiş gençliğinde.Bendeki kötü adam sevdası ırsi sizin anlayacağınız.

Tokyo - Ursula Corbero

Olayı bize anlatan zat-ı muhterem. Tüm soygunu, planı bu kızın ağzından dinliyoruz. Kendisi eski bir hırsız. Bir soygundayken sevgilisi onun yüzünden ölmüş. Annesi kendisini polise verecekken Profesör onu kurtardı ve ekibe aldı. Eğer siz de benim gibi Berlin'i sevecekseniz dizideki en sinir bozucu ve gıcık karakter kesinlikle Tokyo diyeceksiniz. Çünkü Berlin'i sevmezseniz kesinlikle en sinir bozucu ve gıcık karakter Berlin.
Her neyse, Tokyo küçük aşkı uğruna zaman zaman planı kötüye götürmeyi başarabiliyor ama o zaman da devreye diğerleri giriyor. Çünkü size dedim, profesör her değişkeni hesapladı!

Rio - Miguel Herran

Kendisinden 12-14 yaş büyük olan Tokyo'ya aşık, ekibin en zayıf halkası, saf bir çocuk. Saf dediğime bakmayın bilgisayardı koddu falan hep ondan sorulur. Yine de bu bir ana kuzusu, saf bir oğlan, genç bir aşık olduğu gerçeğini değiştirmiyor!






Moskova - Paco Tous

Ekipte en sevdiğim 3. kişi. Denver'in babası ama ne baba! Tam bir idol, tam bir halk. Ne yalan söyleyim onu izlerken bazen diyorum ki bu adam Türk mü! Oğluna düşkün, şakacı, zeki, baba tişörtlerinden giyen tatlı mı tatlı bir İspanyol. Onu sevmemek elde değil.






Denver - Jaime Lorente

Moskova'nın oğlu, tatlı mı tatlı bir o kadar saf bir o kadar asi bir o kadar itaatkar bir genç. Çocukluğunda okulun kabadayısı olan, gençliğinde uyuşturucu satma işlerine bulaşan, belalı diyebileceğimiz bir tip. Ama bu onun ne kadar tatlı ve masum olduğunu değiştirmiyor! Bence Denver'i de çok seveceksiniz özellikle de o kahkahasını!




Nairobi - Alba Flores

 Kesinlikle ekipte en çok seveceğiniz kişilerin başında geliyor. Tam bir Ella Latina! Yani Latin kadını. Soygundaki rolünü gördükçe, çocukça coşkusunu gördükçe, ekibe neden katıldığını gördükçe onu daha da bir seveceksiniz, garantisi benden!





Helsinki - Darko Peric

Ekibin içerideki lideri olan Berlin'e itaat eden, sessiz sakin bir Sırp. Sessiz sakin olduğuna bakmayın, kuzeni Oslo ile ne belalara bulaşmışlar, ne savaşlardan geçmişler! İri cüssesinin ve kaba görünüşünün altında yatan gizli kimlik sizi şaşırtabilir?





Oslo

Dizi boyunca ağzından tek kelime dahi duymadım. Konuşabiliyor mu bilmiyorum. Tek bildiğim kuzeni Helsinki ile birlikte savaşta yer aldığı, çok suç işlediği ve hapiste yattığı.







Evet ekibimiz bu 9 kişiden oluşuyor. Hepsi birbirinden ilginç, zekayla kurgulanmış harika karakterler. Tabi ki birçok yan karakter de var bu dizide. Davayı inceleyen polis amiri Raquel Morillo, yardımcısı komiser Angel, rehinelerden Arturtito, metresi Monica, Ariadna, büyükelçinin kızı ve kilit rehine Alison Parker ve pek çok yan karakter.

 Kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan 9 insan ve dahice kurgulanmış bir soygun. Üstelik kimsenin parasını da çalmıyorlar. Darphanede kendi paralarını basıyorlar. Tüm İspanya onlardan yana mı bilmem ama ben kesinlikle onlardan yanayım! Kimsenin parasını çalmayan, asla ve asla kan dökmeyen, rehinelerle işbirliği yapan, rehinelere para bastıran harika bir ekip!

Gerçekten de çağımızın en iyi dizilerinden olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kurgusu o kadar iyi ve zekice yapılmış ki göreceksiniz. Soygun dizisi fakat gereksiz tek bir sahne ,gereksiz tek 1 dakika uzatma yok! 1 oturuşta 2 sezonu hemen bitireceğiniz, çok çabuk saran ve heyecanlandıran mükemmel bir dizi. Kesinlikle 1 şans vermenizi öneriyorum!

Ve bu uzun yazımı okuyan siz değerli okuyucularıma dizinin 1. sezon finalinin final sahnesiyle veda etmek istiyorum.

Bella Ciao!


18 Şubat 2018 Pazar

Ulucanlar Cezaevi

2/18/2018 4 Yorum
Dün öğlen vakti evde otururken benimle aynı bölümde olan ve uzun zamandır ara ara konuştuğum bir arkadaşım mesaj attı :

''Biz yarın Ulucanlar Cezaevine gitmeyi düşünüyoruz en kısa nereden gidebiliriz?''

Bir Ankaralı olarak şevkle cevapladım, ''Beşevlerden Sıhhiye dolmuşuna binip son durakta inerseniz karşısında inmiş olursunuz''. Teşekkür etti ve nezaketen beni davet etti. Bizim bölümden 2 arkadaşım daha gelecek hem tanışmış olursunuz dedi.

Dedim fırsat bu fırsat, zaten asosyalin tekiyim, evde kös kös oturacağıma gidiyim geziyim arkadaş ediniyim. ama hemen atlamayım diye ''ben biraz düşünüyüm akşam yazarım'' dedim :D 

Akşamleyin geleceğimi söyledim ve saat 1'de Beşevler Metroda buluşmak üzere sözleştik.

Koğuşlardan birinde bulunan ve her gördüğümde etkilenmeme sebep olan bir güzel çizim bir doğru söz...

Ertesi gün merdivenlerinin başında arkadaşlarımı beklerken ömrümün 4 yılını çürüttüğüm Beşevler Metrosuna gittim. Benden 2-3 dakika sonra mesajlaştığım arkadaşım geldi. Diğerlerinin gelmesine daha var diye hemen metronun yanıbaşında olan Angora Simit Cafe'ye gittik. Birer çay içtik, diğerleri gelene kadar falan sohbet ettik. Zaten bizim çay daha bitmeden diğer iki arkadaş da geldi ve metronun önündeki durakta dolmuş beklemeye başladık.

Bu arada biliyorsunuz bu blogda herkesin bir takma adı var. Ama bu arkadaşlarımı henüz çok iyi tanımadığım için onlara lakap veremeyeceğim. O yüzden memleketlerinin adıyla size anlatıyım. Dün bana mesaj atan ve beni davet edenin adı Antalyalı olsun. Diğer çocuğun adı Eskişehirli, kızın adı ise Sivaslı olsun.

Dördümüz dolmuş beklerken bugün pazar diye olsa gerek dolmuş bir türlü gelmedi. Gelen ilk dolmuşa ''Ulucanlar Cezaevinden geçer mi? Biz sıhhiye dolmuşunu bekliyoruz ama bir türlü gelmedi'' dedim. Adam beni keklemiş olacak ''O dolmuş gelmez, buna binin 5dk yürürsünüz'' dedi. Hadi diğerleri Ankaralı değil durumu bilmiyorlar ama bana ne oldu?! Sırf para kazanmak için yalan söyledi pislik ve ben de salak gibi kandım. 2dk beklesek dolmuş gelecekti ve biz de cezaevinin kapısında inecektik ama gidip diğer dolmuşa bindik. 15dk falan yürüdük.

Cezaevinde selfieyi çeken Antalyalı, hemen onun arkasındaki Sivaslı ve en arkadaki Eskişehirli ve aradaki boşluğumla birlikte ben :D Demek ki hala biraz asosyalim :D

Cezaevine geldiğimizde 2tl öğrenci giriş ücretini vererek girdik. En son 2014 yılında babamla gelmiştim ve fil hafızam sağolsun hiç yabancılık çekmedim. (aslında geçmişi pek hatırlamam ama niyeyse burayı unutmamışım)

Hilton Koğuşuyla başlayan gezimiz tecrit odaları, 4-5-6-7. koğuşlar, zindanlar-hamam-hediyelik eşya dükkanı olarak devam etti ve onlarca insanı canından eden dar ağacıyla son buldu. Zamanında gelen baskıcılar yüzünden gencecik vücutların sallandığı o dar ağacı şimdi bizim görmemiz için orada sergileniyor. Hayat gerçekten çok garip, çok.



En son gidişimde olduğu gibi tecrit odalarının olduğu yerden geçerken içim yine şişti, duvarlar, karanlık ve sesler üzerime üzerime geldi. Bir bankamatik kadar yer kaplayan, gün ışığını boyalı pencereye açılan 4-5 delik haricinde alamayan, kapkaranlık, mahkum seslerinin duyulduğu bir bölüm. İnsanın içinin şişmemesi mümkün değil. Ben orayı gezerken dayanamadım kalanlar nasıl dayandı zamanında Allah bilir.

Mahkumların duvarlara yazdıklarından...



Tecavüz gibi suçlardan içeri girenlerin hapsedildiği zindan bölümünü ise beğendim. Güneş ışığı dahi girmeyen karanlık, soğuk, küçücük tek kişilik odalar. Aslında bana sorarsanız onların cezası direk olarak idam olmalıydı. Şu son haftada o kadar iğrenç haberler duyduk ki biliyorsunuz... 3 yaşındaki çocuğa tecavüz edip ölümüne sebep olan pislik, 4,5 yaşındaki kızına 1,5 yıl tecavüz eden baba(!) Ben okumaya dayanamadım o küçücük bedenler bunu nasıl kaldırdı?! Allahınızdan zaten bulacaksınız ama bu dünyadan da en beter acıları çekmeden gitmeyin. Zamanında gazetecileri, gençleri ve devlet adamlarını astığınız o dar ağacını sergilemek yerine o boşa sallanan urganı böylelerinin kafalarına geçirseniz keşke...

Ben, Sivaslı ve arkada Ankara Kalesi

Cezaevinden çıktıktan sonra Hamamönünde olan Yeşilçam Turkuaz Bahçe diye bir mekanı gezdik. İkizlerin doğum gününü aslında orada kutlayacaktık ama aksaklık olduğu için kutlayamamıştık. İyi ki kutlamamışız. Öyle çok ahım şahım bir mekan değildi. Çok daha güzel Yeşilçam Kafeler var Ankara'da. Hayır bir de bu mekanı yeni arkadaşlarıma ben önerdim, önerdiğime de pişman oldum ne yalan söyleyim. Hamamönünde çok daha güzel mekanlar var. Belki de kış aylarındayız diye bakımsızdı bilmiyorum. Yine de fiyatları iyiydi. Kişi başı 10-20tl arasına herkes karnını güzelce doyurabilir. Çayı kötüydü ama gözlemesi güzeldi. Mekanda çalan şarkılar da gayet güzeldi. Yazın gidip bir daha bakmak, 2. bir şans vermek lazım diye düşünüyorum.

Sucuklu kaşarlı gözleme+çay 12 tl tuttu. 


Evet, bu pazarımda böyle geçti. 2 yeni arkadaş edindim ve umarım devam ettirebilirim çünkü gerçekten iyi ve kafa dengi insanlardı. Üstelik Sivaslı da benim gibi Beşiktaşlı daha ne olsun :)

*Bu şarkı benden Ulucanlar Cezaevinde yatan tüm suçsuzlara gelsin...


15 Şubat 2018 Perşembe

Nereye Gidiyoruz?

2/15/2018 4 Yorum
Geçenlerde instagram hesabımda gezinirken bir video ile karşılaştım ve o video bu soruyu sormama sebep oldu. Nereye gidiyoruz? Gerçekten de sanattan ve bilimden anlamayan, edebiyatına sahip çıkmayan, ilimi önemsemeyen bir millet miyiz?

Hadi tamam, biz şimdi YGS&LYS veya yeni adı her neyse o sınava çalışan bir öğrenci değiliz. O yüzden her yazarın adını, eserini bilmemizi beklemiyorum ama Allah aşkına bu nedir?


Ortaokul veya lise öğrencisi bir kız çocuğu. Tamam, hani bilmezsin de Semaver'in Sait Faik'in eseri olduğunu bilmezsin. Bu yaşa gelip de Sait Faik'in soyadını bilmeme rezilliği nedir? Youtube videosu çekeceğim, vlogger olacağım diye çabalıyorsun, tamam. Hiç değilse bildiğin bir konuyu ele alsan da onunla lgili video çeksen? 

Enes Batur gibi Kerimcan gibi korktun mu videosu çeken kız gibi hiçbir şey yapmadan, insana değer katan bir şey üretmeden ünlü olan insanları gördükçe insanlar onlar gibi olmak istiyor. Kim istemez kısa sürede ünlü olmayı? Kim istemez çalışmadan para kazanmayı? Kim istemez çabalamadan başarı elde etmeyi? Herkes ister. 

İnsana insanlık katanların, fikir aşılayanların emekleri ve çabaları görünmezken, o insanlar karınlarını doyuramazken böylelerinin ünlü olması çok can sıkıcı. Öyle bir çağ yaşıyoruz ki saçmalayan kazanıyor emek hırsızları kazanıyor! Böyle insanların ünlü olmasını sağlayan youtube gibi scorpe gibi platformlar oldukça, emek hırsızlarını birinci yapıp 500.000 lira para veren Yetenek Sizsiniz gibi programlar oldukça bunun önüne nasıl geçilir bilemiyorum.
Biz insanlar, gerçek sanatçıları ve gerçek bilim insanlarını kendi dünyalarında yaşamaya bırakırken güzellikleri ve yakışıklılıklarıyla veyahut saçmalamalarıyla ünlü olanları kendi dünyalarımıza alıyoruz. Sonra da diyoruz ki Türkiye'de bilim yok Türkiye'de sanat yok! E tabi olmaz!

Mükemmel çizimlerini, harika hikayelerini, benzersiz şiirlerini kendi sosyal medya hesaplarında, bloglarında paylaşan yüzlerce ve binlerce insan var ama gelin görün ki ''yılaan korktun mu?'' diye bir video çeken insan o gerçek sanatçılardan daha çok ilgi çekiyor. Tecavüzcüsüne aşık olan kadının, okuldaki uyuşturucu ve sigara kullanan kötü çocuğa aşık aptal kızın anlatıldığı kitaplar yok satarken gerçek bir zekayla üretilmiş içeriklerle dolu yazılar internetin bir köşesinde kayboluyor. 

Durum böyle giderse, hak etmeyene çok değer hak edene az değer vermeye devam edersek aynı sıkıcı konuları evirip çevirip bize sunan kitaplarla ve dizilerle, bize hiçbir şey katmayan videolarla başbaşa kalmaya devam edeceğiz demektir.
Bir tarih öğrencisi olarak söylüyorum ki, tarih boyunca kim insana bir şey katan bir içerik ürettiyse o insan baskıya uğradı, hapse atıldı, sürgün edildi, yok sayıldı, öldürüldü ve değeri yıllar sonra  yüzyıllar sonra anlaşıldı. Ben yine en iyi bildiğim sanatçıdan örnek vereceğim: Cem Karaca. Yıllar boyunca halkın sesi olan, halkın yaşadığı açlığı, işçinin yaşadığı haksızlığı anlatan usta 1980'de başa gelenler tarafından hain ilan edilerek ülkeden gitmek zorunda bırakıldı. 

Yurt dışında yaşadığı dönemde sık sık memleketine olan özlemini dile getiren Cem Baba çıkan bir af ile yurda geri döndüğünde ise ''dönek'' ilan edildi döndü diye memleketine... Cem Karacaya haksızlık edenler, onu yıllar önce memleketinden ayıranlarla aynı zihniyette olanlar bugün Cem Karacayı yad ediyorlar. Garip değil mi?

Duruma bir de şu açıdan bakmak gerekiyor : Gerçekleri söyleyenlerin, insana değer katanların haksızlık ve zulüme uğradıkları bu dünyada insana bir şey katmayan içeriklerin üretilmesi sizce de biraz normal değil mi? İnsanoğlu ne zaman doğruyu söylese ezildi, gözden düşürüldü, hapsedildi, sürgün edildi ve öldürüldü. Hiç kimse gelmiyorsa aklınıza Uğur Mumcu gelsin. Böyle bir dünyada gerçekleri söyleyerek para kazanmak gördüğünüz gibi pek mümkün değil. Çünkü herkes korkuyor. Belki de bu yüzden artık insanlar böyle saçmalıyor, kimsenin kimseye bir şey katmak gibi bir amacı yok. Herkes öyle veya böyle yaşamaya bakıyor.

Böyle olunca da bir yerlere varmamız pek mümkün gözükmüyor ne yazık ki.

14 Şubat 2018 Çarşamba

Yılın En Komik Anısı

2/14/2018 2 Yorum
Daha geçen gün 2017 yılındayken bugün 2018 yılının 1,5 ayını geride bıraktık. Zamanın bu kadar hızlı geçtiğine şaşıyor insan.

Bugün ise 2018 yılının en komik anını yaşamış bulunuyorum. Bu konuyu açma sebebim de bu zaten. Hemen olaya geçeyim:

Güne yine her zamanki gibi kavga ve gürültüyle uyandım. Ama bu artık garip bir durum değil benim için. Çünkü zaten her günüm kavga her günüm gürültü. Huzurun olmadığı bir evde arada bir böyle güldüren olayların yaşanması iyi oluyor. Hiç değilse depom doluyor.



Bu akşam saat 6'da muafiyet sınavına gireceğim için öğleden sonraya kadar evdeyim.
Akşama kadar iyice dinlenmek adına yatarken annem odama geldi. Annem odama geldiğinde kardeşim annemi aradı ve dedi ki ''Sen bana ne yaptığının farkında mısın?'' Biz tabi şaşırdık. Annem lise 2'ye giden kardeşime ne yapmış olabilir? Annem ''Ne yapmışım?'' dedi ve telefon kapandı. Biz tabi iyice meraklandık n'oluyor diye. Arıyoruz arıyoruz telefonu meşgul çalıyor. Ki bu durum tamamen kardeşimin gerizekalılığı. Telefon ne zaman böyle yanlışlıkla kapansa hemen geri arar, e tabi karşı taraf da arayınca hat düşmez. Öyle olunca biraz bekleriz madem o da bizi arıyor, hadi arasın deriz ,1-2dk bekleriz aramaz, biz yeniden aradığımızda yine meşgul çalar! Cidden sinir bozucu bir durum.

Resim buradan alıntı
Her neyse tekrar geri ulaştığımızda durumu anladık. Kardeşim anneme dedi ki:
''Anne sen bana su yerine rakı vermişsin!''

Allahım gülmekten yerlere yattım! Rakıyı annem su şişesine koymuş ve bugün okula giden kardeşime su diye yanlışlıkla o rakıyı vermiş! Kardeşim diyor ki :
''Çikolata yemiştim sonra susadım su diye kafama dikmiştim sonradan fark ettim!!''
''Midem bulanıyor, ağzım rakı kokuyor kimseyle konuşamıyorum''

Allahım ben gülmekten ölüyorum tabi!! Annem pişman, annem üzgün, göreceksiniz :D



Dün de ne oldu biliyor musunuz? Ben dolaptan su şişesi aldım ve şişedeki su gözüme az geldiğinden damacanadan su dolduruyordum sonra bir baktım su bembeyaz oldu!  ''Anneeeğğ'' dedim. Meğer ben de diğer rakının olduğu su şişesini almışım. Sizin anlayacağınız 2 şişe rakı boşa gitti. İyi mi oldu, bence evet.

Ama anne sen de Allah aşkına bir daha öyle bir şey olduğunda el altına koyma gözünü seviyim :D

Ekleme (16:07) kardeşim okulda rahatsızlanmış, midesi bulanmış suratı falan kızarmış o yüzden taksiyle eve göndermişler :D

Bu da böyle bir anı oldu, güzel oldu :) :D

13 Şubat 2018 Salı

İnsanı İnsan Olduğu İçin Sevmek

2/13/2018 2 Yorum
İnsanlık nedir? Bir bebek katilini, bir tecavüzcüyü, bir bölücüyü insan yerine koymak mümkün müdür? Sırf “insan” oldukları için onları sevmek olur mu?



Yaratılanı yaradandan ötürü sevmeyi 8 yüzyıl önce bıraktık. O yüzden bugün çıkıp da “insanı insan olduğu için seviyorum” diyenleri ciddiye alamıyorum. İnsanı insan olduğu için seveceksen istisna yapmadan, ayrım yapmadan herkesi seveceksin. Teröristmiş. Ne önemi var? O da bir insan. 3 yaşındaki çocuğa tecavüz etmiş. Ne önemi var? Sonuçta insan. Hayvana yellenmiş? Olsun, insan.

“Bir canlıya zarar vermediği sürece severiz” falan demeyin. İnsanı hayvandan da bitkiden de ayıran şey nedir? Kendi türüne ve diğer türlere zarar vermesi. Yıkıp dökmek, yok etmek iç güdüsü insanın doğasında var bir kere.

Çevresine zarar vermeyen insan var mı hiç siz söyleyin?

O yüzden sosyal medyada olsun gerçek hayatta olsun “insanı insan olduğu için severiz” deyip duyar kasmaya çalışan çakma filozoflardan hiç hazzetmiyorum.
Şenol Hocama çakma filozof diyenlerden hiç hazzetmiyorum yeri gelmişken bunu da burada söyleyim.

Bu yazıyı burada paylaşıyorum çünkü ben böyle düşünüyorum. İnsanı insan olduğu için sevmeyi tarihin tozlu raflarında bıraktık. “İnsan” tanımına zamanla yeni yeni kavramlar kazandırdık ve bu kafamızda kurduğumuz insan modelini seviyoruz.

Peki şimdi size birkaç sorum var: “İnsan nedir? Nefes alan ve düşünen her canlıyı insan yerine koyabilir miyiz? Eğer koyarsak onları sırf insan oldukları için sevmemiz ne kadar doğru olur?”

Sizlerden cevaplar bekliyorum,
Kendinize iyi bakın ^^

12 Şubat 2018 Pazartesi

İkizlerin Doğum Günü

2/12/2018 0 Yorum
Lise boyunca aynı sınıfta olduğum ancak samimiyetimizin Lise 3'te başladığı, aradan geçen 3 yılda ise samimiyetimizin doruk noktasına ulaştığı bir arkadaşım var. Bu blogdaki takma ismi Kuzucuk. Geçen sene Kuzucuk, Kuzucuğun İkizi, Sinsi ve ben birlikte tatile gitmiştik.(bkz. Arkadaşlarla ilk tatil) Oradan tanıyorsunuz kendisini. Eski postlarımda ise ,daha samimi olmadığımız dönemlerde Kuzucuğun takma ismi Onur Kuruluymuş, bunu da burada not düşeyim.

Her neyse, bugün ikizlerin doğum günü! Fakat bugün aileleriyle, sevgilileriyle kutlarlar diye biz doğum gününü 2 gün önceden kutlayalım diye anlaştık. Fakat benim işim çıktığı için buluşmayı 1 gün sonrasına erteledik. Benim işim neydi onu da hemen söyleyeyim: Araba aldık! 2018 model 1.6 motor, Toyota Corolla Advence Multidrive S. (adı çok uzunmuş şimdi fark ettim). Babam geçen Nisan ayında felç geçirdiği için sol tarafını kullanamıyor ve engelli raporu var. Allaha şükür, oturması-kalkması-yemesi-içmesi-konuşması iyi ama sol taraf hareket etmiyor işte. Bu yüzden sahip olduğu raporla araba aldık. Hem otomatik hem düz vites olan iyi bir araba. Ayrıca engelli raporu sayesinde 38.000 tl indirimli aldık onu da söyleyim. Ha, babam iyi olsaydı da biz külüstür bir arabaya binseydik tabi ama olmadı işte. Allahtan gelen bir şey ne yapalım. Ama şunu da söyleyim babam bugün tekrar fizik tedaviye başladı. İnşallah önümüzdeki yıl beni okula o götürüp getirecek :)

toyota corolla advance multidrive s 2018 ile ilgili görsel sonucu

Her neyse, işte bu yüzden arkadaşlarımla (Sinsi-Esmer-İkizler ve ben) pazar günü buluşmaya karar verdik.
Şimdi şöyle bir şey var, son 3 yıldır her yılbaşı çekilişinde bana Kuzucuk çıkar. Ve Kuzucuk'a hediye almanın ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirim. Yani en yakın arkadaşım ama ben daha önce birine hediye alırken hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum.  Sinsi ve Esmer'de bu konuda bana katılıyor. Hatta bir keresinde Sinsi bana demişti ki ''Sana alacağım 6 yıllık hediye hazır ama Kuzucuk'a hediye almak gerçekten çok zor!'' Allah razı olsun Sinsicim! Bu kadar açık bir insan olduğumu bilmiyordum :D

Kaderin bir cilvesi, her yılbaşı çekilişinde bana Kuzucuk çıkıyor. Kuzucuğun ikizi ise o da çok çok yakın bir arkadaşım ama o bizimle aynı okulda değildi. O yüzden onu hem tanıyorum hem tanımıyorum. Mesela nelerden hoşlanır pek iyi bilmiyorum maalesef.



Ve biz 3 kafadar, İkizlerle buluşma saatimizden 2 saat önce Atlantis AVM'ye gidip hediye aramaya başladık! Hem diyoruz, kızlara hediye almak zor olacak hem de hediye işini son ana bırakıyoruz. Bizimkisi gerçekten mallık. Ama alacağımız şeyler büyük ölçüde belliydi. 2 kazak+1 peluş tavşan. O iki kazağı canımızı burnumuza getire getire bulsak bile koskoca AVM'de 1 tane peluş tavşan bulamadık! 2 kazak da 2 yakın arkadaşımıza çok sade gelir diye düşündüğümüzden 1 tane de sırt çantası aldık. 2 kişiye 3 hediye! Ama işte ikiz kardeş olmanın cilvesi. Ayrıca biz 3 kişi hediye aldık. Her birimizden bir taneymiş gibi.



Hediyeleri aldıktan sonra işimiz kalmadı. Buluşma saatine kadar ikizleri bekleyecektik ama Kuzucuk telefon etti. Biz buluşma saatinden yarım saat gecikeceğiz dedi. Yani ikizlerin gelmesi en az 1 saat sürecekti ve ben kahvaltı dahi yapmamıştım! Ama asıl bomba ne oldu biliyor musunuz? Regl oldum! Hem de tam buluşma günümüzde! Arkadaşlarımın çok iyi bildiği gibi ben ilk günümde hayattan kopuyorum. Sıcak termos+sıcak içecek+ağrı kesici+uyku olmadan tövbe Allah kendimi toparlayamıyorum ve durum 7 yıldır böyle. 7 yıldır regl olduğum ilk gün okula falan gitmem, okulda olursam da derse falan girmem hemen eve giderim. Çünkü ne çekeceğimi biliyorum. Çektiğim karın ağrısını bir ben bir Allah bilir. Size şöyle diyim; uzun boylu olduğum için zaten istemeden de olsa kambur bir duruşum var, reglin ilk günü ise öne doğru eğilmekten Quasimodo gibi falan oluyorum, o derece!


Zaten kanımdaki demir oranım da o kadar düşük ki ileride kesin kansızlıkla savaşıyor olacağım. Cidden en az 60 olması gereken kan değerim 25. Ve sanırım regl beni öldürecek(abartmaktan kimseye zarar gelmez)

Her neyse, hem açlık hem regl beni bayıltabileceğinden ben Burger King'e gidip çocuk menüsü aldım. Kızlarla bir daha yemek yerim, kendimi çok doyurmayım diye düşündüm. Ve tabi ki oyuncağımı almayı da ihmal etmedim :) Çok güzel bir ödlek Scooby Doo oyuncağım oldu, bir daha hep çocuk menüsü alıp ekibi tamamlamayı düşünüyorum :)

Ben burgerimi yedikten sonra ikizlerle buluşup yemek yiyeceğimiz mekana geçtik, zaten yolda da ikizlerle karşılaştık.

Dün aynen böyleydim
Mekana geçtikten sonra reglin etkileri iyice arttı. Mide bulantısı+karın ağrısı+halsizlik+baş dönmesi... Bu konuda gerçekten abartmıyorum, size dedim ilk gün hep hayattan kopuyorum ben. Ben öyle olunca tabi yemek falan da yiyemedim. Çok affedersiniz midem ağzıma geldi geldi gitti. Dedim böyle olmayacak. Hemen masanın altından Sinsiye mesaj attım : ''Kızlar Kamer gitsin mi de çaktırmadan'' dedim. Mesajı okudu ve daha telefonu koymadan verdiği tepki :''Kızlar Kamer gitsin mi?'' Ya Allah razı olsun hiç belli etmedinn!! :D Gülmeye falan başladım sinirden. Zaten bizim Sinsi bir ayrı ya, ben orada ölüyorum Sinsi hala snap-selfie peşinde :D

Neyse işte bizim kızlar da ''Ya sen hiç durma eve git tabi, şimdi aklını da buraya veremiyorsun, sen iyi ol, hiç önemli değil'' gibi güzel ve motive edici cümleler söyleyerek erkenden ayrılmak zorunda kalan benim içimi rahatlattılar.

Pasta dahi kesemeden yanlarından ayrılmak zorunda kaldım.



Batı Merkez'den metroya binip Batıkent'te indim. Sonra karşıdaki metroya binip Yenimahalle'de indim. Oradan teleferikle Şentepeye, oradan da otobüsle eve geçtim. Çok uzun bir yolmuş gibi gelebilir ama hep aktarma yaptığım için max. 3 tl ödemişimdir. Üstelik hiç trafiğe falan da takılmadım o da iyi oldu. Kızılay'dan gitmeye çalışsaydım en az 2 saatte evde olurdum, böyle çok daha kısa sürdü yol.

Eve gidince hemen bir şeyler yiyip uyudum. Kızların yanında bir şey yiyememiştim. Hem midem bulanıyordu hem de içim almıyordu. Eve gelince zaten evimdeyim kusarsam kime ayıp olacak? diye düşündüğümden yemek yemekten çekinmedim :D Sonra da hemen yattım zaten.

Hayatımda reglin mahvettiği gün sayım 1 artmış oldu. Sanırım kızlara da biraz ayıp oldu ama en kısa sürede telafi etmeyi düşünüyorum. Ve Sevgili Kuzucuk ve İkizine sağlıklı, mutlu yaşlar diliyorumm!! İyi ki benim arkadaşımsınız :)

8 Şubat 2018 Perşembe

#MİM Kişilik Testi

2/08/2018 15 Yorum
Herkese selam!
Bugün Hayata Genç Bakış blogunu okurken Megalodon Köpekbalığıyla ilgili yaptığı paylaşım dikkatimi çok çekti ve aklıma bu mim fikrini getirdi.

Üniversitede birlikte İngilizce dersi aldığımız bir arkadaşım var. Sosyoloji bölümünde okuyor. Onun bu blogdaki takma adı Sanatçı olsun. Çünkü sanatçı ruhlu bir insan. Mükemmel bir çizim yeteneği ve farklı bir zekası var.
İlk tanıştığımız anda bana bir soru sordu. ''Sana kişilik testi yapabilir miyim?'' Önce şaşırdım. Yani daha önce hiç konuşmadığım, tanımadığım bir insan gelip bana bunu sormuştu. ''Yap'' dedim. Bu mim'deki soruları bana sordu. Ve verdiğim cevaplara göre benim kişiliğimi yorumladı.

Ben de o soruları bir mim yaparak sizlerle paylaşmak istedim. Yalnız sizden şunu istiyorum, sorulara cevap verirken gerçekten hissettiğiniz şeyi yazın. Mesela en sevdiğiniz hayvanı sorduğumda, köpek çünkü çok tatlı demeyin. Köpeğin sahip olduğu ve sizin sevdiğiniz tüm özelliklerini yazın. Mesela sağdık olması, neşeli olması gibi.

Sorulara verdiğiniz cevaplara göre kişilik testini yapmayı da anlatacağım. Ama lütfen ilk önce soruları ve cevapları okuyun. Kişilik testinin cevaplarını başka bir gönderide paylaşacağım ki herkes içinden geleni yazmış olsun. Testin cevaplarına göre cevaplamamış olsunlar. Kişilik testinin ne anlama geldiğini birkaç gün sonra paylaşacağım :) Şimdilik iyi eğlenceler :)

1. Kendinizi bir hayvan yerine koyacak olsanız bu hangi hayvan olurdu? Neden?
(Eğer cevap bulamadıysanız en sevdiğiniz hayvanı ve neden sevdiğinizi yazın)

Kesinlikle Kaplan. Çünkü bana göre kaplan bu dünyadaki en asil hayvan. Ailesine düşkün, evlatları doymadan kendi karnını doyurmayan asil bir hayvan. Üstelik diğer kedilerden de farklı. Kedi türleri içinde yüzmeyi bilen tek tür. Yani hem asil, hem farklı hem de ailesine düşkün bir hayvan. Üstelik çok da havalı bir görünüşü var!

2. En sevdiğiniz 2. hayvan nedir? Neden?
Benim 2. en sevdiğim hayvan Kartal. Çünkü Beşiktaşlıyım. Kartal Beşiktaş'ın simgesi ve bana asiliği çağrıştırıyor. Bu bahsettiğim asilik kötü bir şey değil. Hayata karşı bir duruş, bir isyan. Ayakları yere sağlam basan, kimseye boyun eğmeyen, tek tabanca ve çok asil bir hayvan kartal. [Bir hayvandan böyle özellikler çıkarmam garip gelmiş olabilir ama gerçekten böyle hissediyorum. Sizlerden de böyle cevaplar bekliyorum :) ]

3.Deniz size ne hissettiriyor?
Deniz sonsuzluk gibi bir şey. Ucu bucağı gözükmüyor. Denizde ilerledikçe bir yere yaklaşmıyorsun aksine karadan uzaklaşıyorsun. O yüzden denizde yüzerken 2 kere düşünmeli insan.
Deniz zordur. Denizle mücadele etmesini bilmek gerekir.

4.Akvaryum size ne hissettiriyor?
Evinde 2 akvaryumu olan bir insan olarak şunu açık ve net söyleyebilirim ki : HİÇ! Akvaryum bana hiçbir şey hissettirmiyor. Arkadaşım bana bu testi yaparken de hiçbir şey hissetmemiştim.

5.Hayatının sonuna kadar bir sebze veya meyve olarak yaşayacaksın. Hangi sebze veya meyve olmak isterdin? (Elma. Çünkü en sevdiğim meyve gibi cevaplar vermeyin, neden elma olduğunu iyice açın.)
Portakal olmak isterdim. Çünkü portakalın dışında güzel bir kabuğu var ama o kabuğun içinde dünyanın en lezzetli meyvesi var! Kabuğunu bıçak olmadan açmak zor olsa da bıçak değdirmeden açınca tadı milyon kat daha lezzetli oluyor(Antalya'da denendi). Ve ayrıca portakal diyince benim aklıma Antalya'daki deniz kenarında bulunan portakal ağaçları geliyor. Güneşin altında denizin yanında yetişen güzel mi güzel bir meyve:) O yüzden portakal olmak isterdim.

_____________________________________________________________________________

Evet mim bu kadar. 5 sorudan oluşuyor. Bu sorulara verdiğiniz her bir cevap sizin bir kişilik özelliğinizi temsil ediyor. Ben testi bildiğim için sorularda kendimi övdüm sanmayın :D Sanatçı bana testi ilk defa yaptığında ne cevap verdiysem yine o cevapları verdim.

İsteyen herkes yapabilir. Hatta isterseniz eşinize, dostunuza da yapın bakın bakalım onlar ne düşünüyorlarmış :) Yeni tanıştığınız bir insanı tanımak için de bu testi kullanabilirsiniz. Test gerçekten de işe yarıyor ve doğru çıkıyor. Bugüne kadar kime yaptıysam ''Anaa gerçekten öyle'' gibi tepkiler verdiler:) Sizin de yorumlarınızı bekliyorum :)

Benim Mimlediklerim
  1. Hayata Genç Bakış (mimi yapmaya onun blogunu okurken karar vermiştim :) )
  2. Beyda'nın Kitaplığı
  3. Bücürük ve Ben
  4. Feri Peri
  5. Sinan BLoGRuZ
Sinan arkadaşım askere gidecekmiş, hayırlı tezkereler diliyorum. Allahım sağ salimce gidip dönmesini nasip etsin, kazalarda belalardan korusun..


Ben Diyeyim Ürtiker Siz Deyin Kurdeşen

2/08/2018 8 Yorum
28 Kasım 2017'den bu yana vücudumun her yerinde irili ufaklı, farklı şekillerde, farklı yerlerde inanılmaz kaşındıran kırmızı kabarcıklar çıkıyor. Tıptaki adıyla ürtiker, halk arasındaki adıyla kurdeşen(1. yi tercih ederim)
İlk başlarda ellerimde, kollarımda, bacaklarımda, ayaklarımda, gövdemde ve sırtımda çıkıyorlardı. Yani yüzüm hariç her yerde çıkıyorlardı ama son bir veya bir buçuk aydır yüzümde de çıkmaya başladı. Üstüne üstlük dudaklarımda ve ellerimde şişlik ve uyuşma da oluyor. (Dudağım botokslu gibi durması aslında güzel, bedava botoks sonuçta ama o şişkinlik hissinden hiç haz etmiyorum :D )


Ocak ayının 2. haftası benim final haftamdı ve multi ekstra ultra süper derecede iğrenç bir haftaydı. Ürtiker denilen illet yüzümü sarmıştı, ellerim ve yüzümde şişler vardı, regl dönemimdi ki en berbat olanı buydu sanırım. Son derece sinirli, asabi ve karın ağrılıydım. Sivilceler de cabası. İşte böyle bir durumda geçirdim final haftamı. Sevgilimden ayrıldığımı saymıyorum bile.(Aslında yukarıda saydıklarım yüzünden ondan kaçıyordum, sanırım o beni yanlış anladı ama neyse. Sırf onun için cildiyeye gidip sivilce tedavisi oluyordum, ayrıldık ama tedaviye devam ediyorum, bir işe yarasın hiç değilse :D)

İlk final haftamın böyle geçmesi gerçekten üzücüydü ama nasıl becerdiysem o halde bile notlarımı yüksek tutabildim. İşte azim, işte zafer! Bu yazıyı okuyan öğrenci arkadaşlarım varsa kıssadan hisse çıkarsınlar. Gribim, depresyondayım vs. diye bahane bulmasınlar :)

Ürtiker için için yaklaşık 2 aydır cildiyeye gidiyorum. Doktorun verdiği ilaçlar ne yazık ki işe yaramadı. Bu yazıyı yazarken bile her yerim kırmızı kabarıklıkla dolu:((( Gece yatmadan aldığım uyku hapı işe yaradı aslında. Onu içtiğimde neredeyse hiç çıkmıyordu bu illet şeyler ama uyku hapı da sürekli kullanınca alışkanlık yaparmış o yüzden içmiyorum. Yani sizin anlayacağınız 3 aydır berbat durumdayım. Öyle bir hastalık düşünün ki gece kaşınmaktan uyuyamıyorum. Uykuya dalsam bile kaşıntılar beni hemen geri uyandırıyor. Böyle bildiğiniz hayvan gibi yatağa sürtünüyorum artık. Elim, kolum, bacağım, ayağım, yüzüm, saçım, sırtım, vücudumun her yeri kaşınıyor! Sürekli kaşımaktan her yerim çiziklerle doldu. Ve ilk oluştuklarında çok can yakıyorlar:( 
Ayağımın altında çıkan kabarıklık yüzünden 2-3 gün topallayarak yürüdüm. Hem ağrılı, hem kaşıntılı hem şişlikli iğrenç bir şey bu! Tüm vücudumu sarması da cabası! Beyaz tenli olan ben, güneşte yanmış gibi kıpkırmızı oluyorum, böyle vücudumdan ateşler çıkıyor.

Doktora verdiğim kan sonuçlarım temiz çıktı. Sadece en az 60 olması gereken kandaki demir oranım 25 çıktı o kadar. Onun dışında kan sonuçlarım tertemiz pür pak. Doktorum 3 kere falan ilaç değiştirdi hiçbiri işe yaramadı. İnternetten biraz araştırdım, 8 yıl bu hastalığı çeken varmış! Ben 8 yıl boyunca kaşınacak mıyım?! Arkadaşlarımla buluşmaya gidemiyorum ya düşünün. Milletin yanında kaşındıkça böyle tiksintiyle falan bakacaklar 1 noktadan sonra, haklılar.

Bir de şöyle bir şey var, bu alerjilere ne sebep oluyor onu da bilmiyorum. Böyle her gün mutlaka yediğim bir şey yok. Hani böyle her sabah yumurta yesem de desem ki ''Hmm demek ki bende yumurta alerji yapıyor, yemeyi bırakayım'' YOK! Her gün düzenli yediğim hiçbir yemek, hiçbir ilaç yok! Her gün istisnasız yediğim şeyler ne olabilir? Su, ekmek, yağ, tuz. İlk ikisine alerjim olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Yağ ve tuz desem o da değil çünkü bazen sadece brokoli yiyorum. Böyle yemeği salatası falan değil. Bildiğin brokoliyi haşlayıp limon sıkıp yiyorum kütür kütür. Ne yağ ne tuz koymuyorum ama yine çıkıyor bu illet şeyler yine çıkıyor!



Her şeyin kaynağı stres derler. Bunun sebebi de stres olabilir. Ama maalesef öyle bir ortamda yaşıyorum ki stresten uzak durmam mümkün değil. Yani I'm not stressful. I'm stress.
Belki uyku hapı rahatlattığı, stresten uzaklaştırdığı için ürtikerler çıkmıyordur bilmiyorum. Tek istediğim şu illetlerden bir an önce kurtulmak :(

Şimdi size ürtikerle ilgili fotoğraflar göstereceğim. Bana ait değiller. Ama benimkiler de aynen böyle oluyor. Kesinlikle iğrençler. Bakmak istemezseniz anlarım.







Doğarken ağladı insan
Bu Son Olsun, Bu Son

2/08/2018 4 Yorum
Beni bilenler bilir, hatta beni bilmeyenler bile bilir Cem Karaca'ya olan hayranlığımı. Hatırlarsanız birkaç post öncesinde ''Cem Karacaya olan hayranlığımı sağır sultan duydu'' demiştim. İşte aynen öyle durum.


Onun yıllara meydan okuyan sesi... İlk plak kaydı ve son şarkısı arasındaki farkı kim görebilir ses hala ilk günkü gibiyken? Barış Manço gibi bir üstadın sesini kim bastırabilir yan yana şarkı söylerken? Tabi bu son söylediğim benim kanaatim. Liseye giderken en yakın arkadaşım olan Tiyatrocu ile birlikte, 1. Caddede yürürken Cem Karaca & Barış Manço düetini dinlemiştik. İkimizinde Cem Karaca'ya olan hayranlığından ağzımızdan şu sözler çıkmıştı :''İnsanın Barış Manço'ya sus diyesi geliyor'' Lükse bak! Aman sakın ha beni yanlış anlamayın. Barış Manço gibi mükemmel bir sanatçıyı kötülemek asla benim haddim değil. Onu kötülemek gibi bir niyetim de yok zaten. Şu da var ki Barış Manço gibi bir usta kötülenemez. Ben sadece Cem Karaca'ya olan hayranlığımın ulaştığı noktayı görün istiyorum o kadar.

Cem Karaca'nın ses tonu beni her zaman daha çok etkilemiştir.

Ve bugün o büyük ustanın, uzun saçlı dev adamın ölüm yıldönümü. O öldüğünde küçücük çocuktum. 5 yaşındaydım, hayal meyal hatırlıyorum gazete manşetlerini ''Büyük çınar devrildi!'' Hayal meyal hatırlıyorum televizyon alt yazılarını ''Ustayı kaybettik...''
O zamanlar tanımıyordum daha Cem Babayı. Dinlemiyordum şarkılarını. Dinlesem de nasıl anlardım? Sevdanın kuşun kanadında olduğunu, ürkütürsem tutamayacağımı 5 yaşımda nasıl anlardım? Raptiye rap rap taki rap rap ların postal sesi olduğunu nereden bilebilirdim. Bugün bakıyorum tastamam 14 sene olmuş. Dile kolay 14 sene. Cem Karaca'sız geçen, halkın sesini yitirdiği 14 sene.

14 senedir hiç kimse çıkıp da demedi ''Her şeyin fiyatı artıyordu, artmayan tek şey Kasım'ın aylığıydı'' diye. Hiç kimse çıkıp da demedi '';Safinaz okuyordu, okuduğu kitapta yazıyordu doktorun işçiden şerefli olduğu'' diye.
O gittiğinden beri 14 sene geçti ve 14 senedir hiçbir ses anlatamadı işçinin hakkını. Hiçbir ses bağıramadı emekçinin hakkını.... Hiçbir ses gür çıkmadı onunki kadar.

Bazı insanlar vardır; hem kendi kuşağına hem kendinden sonrakilere yol gösteren ,onların fikirlerini açıp onlara ilham veren, ölümünden yıllar sonra bile büyük bir saygıyla ve inanılmaz bir sevgiyle anılan ,şarkılarına her insandan bir parça katan ,şarkılarda kendimizi bulmamızı sağlayan ,her anımızda bu şarkılarıyla derdimize derman olan ,sevgisi kalbimizden asla gitmeyen ve gitmeyecek olan...
Ve sanırım en önemlisi de ölümünden yıllar sonra bile bizi kendisine hayran bırakmaya devam eden ,her çağa her yaştan insana hitap eden ,her dinleyişinizde kulağınızın pasını silen ,sizi derinlere götüren şarkılara imza atan ve herkesin saygı duyduğu ,''baba'' diye hitap ettiği bir "baba" olabilmek...
Mekanın cennet olsun Cem Baba...✌️👓🎤
Nur içinde yat...
"Doğarken ağladı insan ,bu son olsun" diyen başka biri yok..

1 Şubat 2018 Perşembe

Gözlerimde son bir umut
Hala hep seni arar seni bekler

2/01/2018 8 Yorum
"Güz yağmurlarıyla
bir gün göçtün gittin
inanamadık gülpembe,
bizim iller sessiz,
bizim iller sensiz..
olamadı gülpembe"

Bizim iller de sensiz olamadı Barış abi.. Kış yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, inanamadık.
Sen gideli 19 sene oldu, dile kolay.
Senden sonra senin yerini doldurabilecek belki 1 kişi çıktı ama ecel onu da bizden aldı...

Saç, sakal ve kılık kıyafetin gereksiz detaylar olup, aslolanın insan sevgisi olduğunun timsali, modern çağın Yunus Emre'si Barış Manço 19 yıl önce bugün, 56 yaşında aramızdan ayrıldı.


Uzun saçlı dev adamın kaybına hala alışamamışken tam 5 yıl 1 hafta sonra da ikinci bir uzun saçlı dev adamı daha kaybettik. Muhtar Cem Karaca...

Bugün Türkiye'nin pek çok yerinde bu iki usta için Şubat ayının ilk haftasında anma törenleri, vefa konserleri yapılıyor.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin 3 yıldır Şubat ayının ilk haftalarında düzenlediği güzel bir etkinlik var. Ustaları Anma: Barış Manço ve Cem Karacaya Vefa Konseri.
Ben geçen sene katılabildim. Gençlik Parkında, halka açık yapılan ücretsiz bir konser. Barış Manço şarkılarını seslendiren Serdar Tuksal ve Cem Karaca şarkılarını seslendiren Turgay Bengü, ustaların sesine benzeyen sesleriyle onları canlı dinleyemeyen bir neslin özlemini gideriyorlar. Bu sene düzenlenecek mi bilmiyorum. İnternette bir bilgi bulamadım ama geçen sene de internette bilgi yoktu zaten. Gençlik Parkı'nın Opera kapısına astıkları afişi görünce haberim olmuştu.

Geçen sene hem orta okul hem liseden arkadaşım olan Esmer'le birlikte geceye katıldık. Muhteşem şarkıların söylendiği geceyi asıl unutmamamı sağlayan şey ise büyük usta, bas gitarist, gülpembenin bestekarı Ahmet Güvenç'in geceye katılması oldu. Gitarını eline aldı ve hayatım boyunca unutamayacağım o gülpembe introsunu karşımda kanlı canlı çaldı. 

Çekimim pek güzel olmasa da lütfen izlemeye ve dinlemeye çalışın. En sonlarda (2.00'dan sonra) Ahmet usta gitarı eline alıp öyle bir şey yapıyor ki(02.36), hissiz ruhsuz insanın bile yüreği coşar.


Şu ruha, şu gitar çalışa bakar mısınız? Hayatım boyunca asla unutmayacağım anlardan biri kesinlikle bu.


Hayatımıza sayısız şarkı katan, ülkemizin dünyaya kazandırdığı bir değer Barış Manço. Kah Dönence dedi kah Kara Sevda... Aşk kadar temiz ve güzel bir duyguyu kol düğmeleriyle anlattı bize... 
Sarı Çizmeli Mehmet Ağayla onlarca öğüt verdi bir nesile...

Senin yerin asla ama asla dolmayacak Barış Manço... Senin soluduğun havadan soluyamadım ben. Sen gittikten sonra geldim bu dünyaya. Ama biliyorum, bu dünyadan bir Barış Manço geçti...

Bir insan hatırlandığı sürece yaşamaya devam edermiş. Ölümsüzler kervanının daimi üyesi... Anlıyorsun değil mi?

Huzur içinde yat... Daima kalbimizde olacaksın... ama yine de
Gözlerimde son bir umut hala hep seni arar seni bekler...