2.10.2018

İstanbul Sarhoşluğu

16 Eylül'de geldiğim İstanbul'da daha fazla dayanamayıp 26 Eylül'de ailemi görmeye Ankara'ya gitmiştim. Ankara'da geçirdiğim 5 günün ardından tekrar İstanbul'a döndüm ve derslere, gezmelere tozmalara kaldığım yerden devam ediyorum.


Günlerdir bloga yazı giremedim çünkü dediğim gibi İstanbul Sarhoşluğu altındaydım. Zaten ilk günden CZN Burak'ın dükkanına gidince beni aşağısı kesmedi, İstanbul'u baştan ayağa gezmeye başladım. Teknofest, Sultanahmet, Ayasofya, alışveriş merkezleri falan derken bayağı gezdim. Böyle yazınca az gibi oldu ama cidden bayağı gezdim.

Yarınki Osmanlıca dersinden sonra da 4 gün boyunca boşum. Bu sürede Beyoğlundaki sahaf festivaline, Beşiktaş'a, Ortaköy'e ve Adalar'a gitmeyi düşünüyorum.

Bu yoğunlukta blogu yazmaya vakit bulamıyorum ama elbette yazacağım!! Lisedeki ergenliklerimi bile yazdığım yere hayatımın en güzel yılını yazmayı ihmal eder miyim hiçç??


İstanbul'da gerçekten çok mutluyum. Aradığım yeri buldum. Ailemden, kavgalardan, gürültülerden uzak yeni bir yaşam. Yeni bir şehir, yeni arkadaşlar, yeni ortamlar, yeni bir ev, yeni bir okul. Yengeç burcu olmamdan dolayı yeniliklere açık bir insan olmayı beklemiyordum ama öyle değilmişim. Yeniliği bayağı seviyormuşum.

Ankara'daki ailem beni çok özlüyor, ben de onları çok özlüyorum ama inanın böylesi daha iyi. 2 yıldır olmayan huzuru burada buldum. Hem ailem de yokluğuma bir süre sonra alışırlar zaten.

Ayrıca Ankara'dan da tamamen kopmadım ki abi baksanıza 10 gün olmadan geri döndüm Ankara'ya. Evdeyken de yazın depresyonda verdiğim 7 kiloyu fazlasıyla geri aldım. Çünkü annem başka şehirden gelen kızının en sevdiği yemekleri yapmıştı. Pizzalar, mantılar, börekler, çörekler, dışarıda yenilen aspavalar, iskenderler... Cidden kilo aldım. Mesela bu yazıyı Ankara'da oluşan koca göbeğimin üzerindeki bilgisayarda yazıyorum.

Bir 2-3 hafta sonra belki yine giderim. Çünkü haftanın 4 günü boştayım. Bazen İstanbul'u gezerim, bazen Ankara'ya giderim... Geçen sene yaşayamadığım öğrencilik hayatını bu sene doyasıya yaşıyorum.

Yurdum güzel, yurttaki yemekler güzel(yapan ablanın elllllerine kollarına sağlık Allah ondan razı olsun), oda arkadaşlarım güzel (onlara değineceğim), okulum güzel, hocalarım güzel (mesela bir hocamız var Coğrafi Keşifleri anlatacağı derse yanında maket gemi getirmiş, coğrafi keşiflerde kullanılan geminin özelliklerini tek tek anlatıyor. İşte 3 direği var, direklerin adı şu şu şu, eskiden şurasında şu vardı ama daha sonra şurasına şunu eklediler... adam her şeyi anlatıyor. Mesela başka... hocalar derse gelirken yanlarında en az 4 kitap getirip onlardan kesitler sunup o olaya farklı farklı görüşlerden bakmamızı sağlıyorlar. Yani dediğim gibi hocalarımız gerçekten mükemmel.) Sonra, yurdum okula çok yakın yürüyerek gidip gelebiliyorum, bütün derslerim öğleden sonra başlıyor sabah erken uyanmak zorunda kalmıyorum, istediğim yere gidip istediğim kadar eğlenebiliyorum, koskoca bir şehri tek başıma keşfedebiliyorum... İstanbul'da öğrenci olmak çok güzel yaa!


Unutmadan, diğer bir önemli konuya değinmek istiyorum; oda arkadaşlarım. Yurda gelmeden önce tiki ve cazgır oda arkadaşlarımın olduğu kabuslar görüyordum, Allahtan öyle olmadı. Hepsi de iyi kızlar. İkisi hukuk, biri iktisat biri ilahiyat okuyor. Ben de tarih okuyorum. Tam Ortaçağ üniversitesi gibi-hani o zaman ortaçağ üniversitelerinde bu 4 konunun eğitimi verilirmiş ya o yüzden- veya ortaçağ alimleri gibi. Çünkü onlar da genelde bu konularda uzman oluyorlar :D Yani şöyle diyim, hepimiz toplansak bir Yunus Emre anca ederiz! Kendisi hakim, mutasavvıf, ve iktisat işlerinden anlayan bir insan. Tarihçiliği var mı yok mu bilmiyorum ama yok sanırım.

Neyse, tamam. Bugünlük yazım bu kadar. İstanbul'dan biraz daha bahsetmek istedim. Dediğim gibi mutluyum. Gezmekten tozmaktan bloga fırsat bulamadım. Bi de oda arkadaşlarımdan çekiniyordum ilk başta ama artık çekinmiyorum rahatça bilgisayar kullanabiliyorum, birbirimize alıştık.

Sonraki yazılarım neyle ilgili olur bilmiyorum, dediğim gibi yoğun bi hafta geçirmeyi bekliyorum. Hadi bakalım, yaşayıp göreceğiz. Bu arada teknofest ve Ayasofya'dan fotoğraflarımı buraya bırakmak istiyorum. İnstagrama zaten eklemiştim ama burada da dursun. Ayasofya'da Bizans İmparatorlarının taç giyme törenlerinin yapıldığı yerde fotoğraf çekindim. Fotoğrafımı çeken arkadaşıma ''yukarıda ve yanımda boşluk bırak'' dedim. Çünkü kafama taç shoplamayı düşünüyordum. Shopladım da :D Sonra oda arkadaşım ''orada taç giyiliyormuş, sana da tacını biri giydirsin'' dedi. Ben de kim taç giydirse diye düşünürken oda arkadaşım o kişiyi önerdi ve onu shopladım :D Başka kişiler önerirseniz onları da shoplarım, hep birlikte güleriz :D Bu arada shop konusunda yetenekliyimdir ha. Blogu açmama ilham olan puCCa bile yaptığım shopu insta-story'sinde paylaştı düşünün!!!

Shop konusunda iyiyim dedim ama görüntü ortada :D
Şaka şaka, acelem vardı o yüzden iyi olmadı. Zaten maksat yüzümü kapatmaktı :)


Ya böyle gerçekçi durmayabilir ama shopsuz çok gerçekçi :D
Hatta babannem konu komşuya kızım cumhurbaşkanıyla tanışmış diye bu fotoyu gösteriyormuş!!

devamını oku

19.09.2018

İstanbul'da İlk Gün

İstanbul'daki ilk günlerimde Cem Karaca dinleyip ağlayacağımı, bazen de pubg oynayacağımı hayal etmiştim. Hayallerim arasında 7 kilometre aç karnına yürüdükten sonra Hatay Medeniyetleri Sofrasına girmek yoktu!!

Kendimi bu durumlara nasıl düşürüyorum bilmiyorum. Benim daha doğrusu bizim tek amacımız oda arkadaşımla yemek yiyip karnımızı doyurmaktı. Bunu bir simitle de yapabilirdik. Peki biz neden taa dıdısının dıdısının dıdısının bile gittiği, en düşük fiyatı 300 lira olan bir mekanda yemek yedik? Hemen anlatayım efenim....


Bir koca valiz, biri önde diğeri arkada olmak üzere iki sırt çantası ve bir de laptop çantasıyla Esenler Otogarında indiğim İstanbul'da hayatımın farklı olacağını hissediyordum. Böyle yeni bir başlangıçtı benim için. 8. Gün gibiydi. Yani 7. günden sonra gelen o bir 7 günlük daha olan kısır döngü değil, yeni bir gün, yeni bir başlangıçtı.

Otogarda otobüsten indikten sonra metroya bindim. Kendimi ve valizlerimi sürükleye sürükleye yurda varmayı başardım. Daha kimsenin gelmediği boş odaya hemen yerleştikten sonra yol yorgunluğuyla uykuya daldım. Böyle 1-2 saat uyudum derken benim tek başına sürdüğüm saltanatım sona erdi. Çünkü yeni oda arkadaşım geldi. Onun gürültüsüne uyandım.

Hukuk okuyan Kayserili bir kız ve aşırı kafa dengi. (Kabuslarıma giren tiki ve cazgır kızlar gibi olmadığı için Allaha milyonlarca kez şükürler olsun)

Onunla biraz sohbet edip tanıştıktan sonra öğlene doğru benim üniversiteyi görmek için yola çıktık. Sağolsun o da benimle geldi. Benim üniversiteye nasıl gidileceğini öğrenip oradan da yemek yemeye gidecektik. Okul benim yurda çok yakın. 10-15 dk yürüme mesafesinde. Bunu biliyordum ama tramvayın nasıl bir şey olduğunu da merak ediyordum. Bu yüzden tramvaya bindik. Çabuk inmiş olsak da iner inmez ilk söylediğim sözler :

''BİR DAHA TRAMVAYA BİNMEYECEĞİM!'' oldu. Allahım o ne kalabalıktı öyle? Keçiören dolmuşlarında bile bu kadar insan yok. Neyse ya bir daha binmeyeceğim (dedim ve bugün yine bindim)


Okulun yerini öğrendikten sonra yemek yiyecek yer arıyorduk ki binaların arasından bize çok da uzak olmayan denizi gördük. Burada bir soluklanın ve cümleyi baştan okuyun.

Bize çok da uzak olmayan denizi gördük. 
çok da uzak olmayan denizi gördük.
uzak olmayan denizi gördük. 
denizi gördük. 

Biz gördük. Biz. İki Anadolu çocuğu. İki İç Anadolu Çocuğu. Bir Kayserili ve bir Ankaralı.

Anadolulular olarak denize olan bu hasretimiz neden var bir türlü bilmiyorum. Nerede bir deniz görürsek hemen yelkenleri suya indirip aaaa deniiizzzz diye denize koşuyoruz. Tıpkı ilk gün oda arkadaşımla benim yaptığım gibi.

İstanbul'daki ilk gününde denizi gördün diye denize doğru gitmek nedir? Tamam su hayat demek ama onun tam manası bu değildi ya. Ayrıca yakın gözüken deniz de hiç yakın değildi. Oda arkadaşımla birlikte kendimizi bir anda İstanbul'un eski sokaklarında bulduk. Hatta o kadar eskiydi ki tüm tabelalar Arapçaydı(!)

Abi İstanbul ne ara bu kadar Arap dolmuş? Bakın size şöyle örnek veriyim; Ankara'da bir Suriyeli veya bir Arap vs. bana laf atsa ben de bağırsam onları orada linç ederler. Burada bir Suriyeli veya bir Arap laf atsa da bağırsam onların arkadaşları gelir beni döverler. Öyle iğrenç bir yer.

Hızlı adımlarla kendimizi o mahallelerden çıkardıktan sonra bir anda kendimizi Yenikapı Feribot İskelesinde bulduk. Anadoluluyuz ya ''Aaa belki Kadıköy'e gidiyordur hadi biz de gidelim'' dedik. Ama öncesinde nereye gittiğinden emin olmak için güvenliğe bi sorduk :

+Nereye gidiyor bu feribot?
-Bursa'ya, Yalova'ya, Bandırma'ya gider. Siz nereye gitmek istiyorsunuz?
+Yoo biz öylesine sormuştuk. Çok teşekkür ederiz

Ulan sormasak kendimizi nerede bulacaktık Allah bilir. Düşünsenize annem arıyor ''kızım nerdesin?''
BALIKESİRDEYİM!

Ayy iyi ki sormuşuz güvenliğe valla. Yoksa kendimizi bir anda hiç ummadığımız yerde bulabilirdik. Boğayı göreceğiz derken İskenderi görüp gelebilirdik.


Neyse oradan sonra metroya gittik ve bizim yurdun oraya geri döndük. Ama merkezden Yenikapıya kadar yürümüşüz nasıl yorgunuz nasıl açız. Etrafa bakıyoruz bilindik hiçbir yer yok. Biz de ara sokaklara daldık. Bakıyoruz her yer kahvehane gibi nargileci gibi. Pideciler lahmacuncular falan var hep Arap dolu. Oralara giremedik. Sonra baktık bi dükkanda yaşlı bi karı koca oturmuş pide yiyor. Hani kadın da var ya bizim içimize sindi, geçtik oraya oturduk. Garson Türkçe bilmiyor. Hebele hübele bir şeyler anlattık pizza istedik. Garson pizzaları hazırlamaya gitti. Biz de etrafı falan inceliyoruz o ara. Böyle küçük bir pideci, Arapça yazılar falan var ama artık umrumda değil çünkü karnım çok aç. Biz de pizzaları bekliyoruz falan önce servis geldi. Tabak, çatal, bıçak, ıslak mendil vs. geldi. Biz de yemekten önce elimizi silelim dedik. Allahım o görüntü hala gözümün önünde. Oda arkadaşımın ıslak mendilinin kenarında yemek kalıntısı var. Midemiz bi bulandı bi bulandı anlatamam. Telefona mesaj gelmiş de acilen gitmemiz gerekiyormuş gibi yapıp oradan hemen koşarak uzaklaştık. Cidden koşarak uzaklaştık. Hani haber geldi ya ondan!

Karnımız aç, İstanbuldayız ve ne yapacağımızı bilmiyoruz. Midemiz de az önceki görüntü yüzünden bulanıyor derken dedik hadi bilindik mekanlara bakalım. Çıkardık telefonları Dominos, Burger King, McDonalds falan arıyoruz ama hiçbiri yok. Dominos var yakında, navigasyonu açtık gittik yerinde yok. Allahım kafayı yiyecektik. En son yürürken yolda Hatay Medeniyetleri Sofrasını gördük. Dedik ulan ne olacaksa olsun. Hem ne kadar pahalı olabilirdi ki en fazla?

İçeri bi girdik böyle yine Arap dolu. Ama zengin Araplar, belli. İçerisi klimalı ve tertemiz. Onlarca garson var ve seninle ilgileniyorlar. Hani fiyatın pahalı olacağı burdan belli zaten. Neyse biz geçtik oturduk menüyü bekliyoruz. Menü bi geldi Allahım en düşük fiyat 300 tl. Sayfayı çevirdikçe fiyat artıyor. Böyle ordan da bi bahane bulup çıksak mı diye düşünürken menüde 10 liraya Mercimek Çorbası gördüm. Aha dedim bari bunu içip karnımı doyuruyum.

Ben çorba içecektim ama oda arkadaşım 35 liraya pide bulmuş, onu aldık yedik. Pide de sadece 1 porsiyon. Ulan ben Ankara'dan geldiğim gün annem 30 tane pide yaptırıp 50 lira vermişti?!! Ama ona da şükür ya. Yani bir önceki yerde 15 liraya pizza yiyeceğimize burda 35 lira verip adam akıllı pide yeriz dedik.

Pidemizi yerken etrafı süzüyordum tabi. Böyle zengin Araplarla dolu. Bi de dükkanın bi duvarını komple resimle kaplamışlar. Dükkana gelen ünlülerin resmi. Kim gelmemiş ki?! Aklınıza kim gelirse o duvarda bir fotoğrafı var. Üzerine isminin yazıldığı pideyi tutuyor, yanında da mekanın şişman sahibi. Tüm fotoğrafların konsepti bu. Bakın birkaç tanesini koyuyorum:





Burası öyle bir yer ki böyle yanan taş bir tabakta et geliyor, o yanan kiremitin ateşi sönünce çekiçle kiremiti kırıp içindeki eti alıp servis ediyorlar. Biz orda iki masum köylü olarak suyla pide yerken millete ateşte yanan etler, ismine özel pideler geliyordu. Biz 8 lira diye pidenin yanına ayran alamıyorduk...

Taş kiremit değilmiş. Benim kiremit dediğim şey tuzmuş :D
Ne biliyim abi ben 

İstanbul'daki ilk günümüzü böyle bir yerde geçirince ikinci gün Nusrete gideriz diye düşündük arkadaşımla. Tabi gidemedik. İkinci gün yurtta yedik ama yurda kurban oluyum Allah aşkına o ne. İlk günden pideye 35 lira verirsem bu İstanbul'da çok yaşayamam herhalde ben!! Yemek aşkımı dizginlemem lazım.


Pazartesiden beri de ders işleriyle uğraşıyorum. Bazı sorunlar yaşadım dersler konusunda ama yarın hepsi çözülebilir. Dua edin de işimi hallediyimm.
devamını oku

15.09.2018

Göktürk Devleti'nin Kuruluşu ve Bumin Kağan

Herkese selam!! Dün sizi çok bunalttığımı fark ettim. O yüzden sizleri biraz neşelendirmek, o eski halimin hala burada olduğunu göstermek istiyorum! Bugün size Göktürk Devleti'nin kuruluşunu anlatacağım ama öyle ciddi ciddi değil. Bayağı dedikodu gibi. 

Olurda ilerde ünlü bir tarihçi olursam ve insanlar bir gün bu blogumu keşfederse askerin apoletini söker gibi benden tarihçi kimliğimi sökerler. Ama boşverin. Sıkıcı sıkıcı anlatmak yerine böyle anlatmak daha iyi. Hem zaten çok kısa bir anlatım olacak. Bu bilgi üniversite sınavında veya başka bir sınavda size yaramayacak. Sadece eğlence amaçlı anlatıyorum. Neyse, hadi geçelim.  




Göktürk Devleti'nin kurucusu Bumin Kağan Avar Devletine bağlı Aşina Boyunun lideriydi. Bir demirciydi. O zamanlar Avarlara bir isyan çıktı ve Avar hükümdarı bu isyanı bastırması için Demirci Bumin'i görevlendirdi. Bumin isyanı başarıyla bastırdı.

Hani isyanı bastırdı ya bi havalandı tabi. Gitti Avar hükümdarının kızını kendine istedi. Avar hükümdarı tabii ki kızdı. 

-Lan daha dün demirciydin bir isyan bastırdın diye kızımı sana mı veriyim? dedi.

Bunu duyan Bumin sen bi sinirlen, sen bi alın. Hemen gitti adamlarını topladı ve kendisi Avarlara isyan etti. Ama ne isyan. Kimse bu isyanı bastıramadı. Eee herkes bir Demirci Bumin değil tabi.
Neyse, kimse isyanı bastıramadı. Avarlar Bumin Kağan'a karşı mağlup oldu. Bunun üzerine Bumin Kağan da kendi devletini kurdu : Göktürkler.



Evet, Göktürk Devleti'nin kuruluş hikayesi bu kadar. Avar hükümdarını yendikten sonra kızı aldı mı almadı mı bilmiyorum ama ben olsam almazdım. Bir zamanlar kapından kovduğun fakir ama gururlu bir demirci vardı, o şimdi bir Kağan oldu moduna girerdim. O da inşallah öyle yapmıştır.

Bu arada Bumin Kağan kız meselesi yüzünden koskoca Göktürk Devletini kuruyor. Peki sonra napıyor? Ölüyor. Evet. Hiçbir şey yapmadan ölüyor. YGS'ye çalışırken Bumin Kağan dönemini ''Kurdu&öldü'' diye ezberlemiştim. Siz de öyle ezberleyebilirsiniz.

Dediğim gibi bu hikaye size hayatta ve sınavda pek yardımcı olamayacak. Ha, ''Göktürkler hangi devlete isyan edip kurulmuştur'' gibi bir soru çıkarsa o zaman vereceğiniz cevabı biliyorsunuz ;)

Sevgilerle!
devamını oku

14.09.2018

Ne Yalnızlık Ne de Yalan Üzmesin Beni

Aylardır süren bekleyişim sona erdi. Yarın gece yeni hayatımın ilk gününe bir yolculuğa çıkacağım. Gece yarısı AŞTİ'den kalkan otobüsüm beni yeni okuluma, yeni şehrime götürecek. 

(Farabi Programıyla 1 sene İstanbul'da okuyacağım. Şu yazıyı okuyup daha çok aydınlanabilirsiniz tık tık)

Evet, sadece 1 yıl ama olsun. Hayatıma ne gibi bir etkisi olacak bilmiyorum. Bu yüzden bir bilinmeze doğru da yola çıkıyorum.

İstanbul'da tek başıma ne yapacağım bilmiyorum. Çabuk kaynaşır mıyım, hemen uyum sağlar mıyım, arkadaş edinir miyim, Ankarayı özler miyim... Hiç birinin cevabını bilmiyorum. Hepsini yaşayıp göreceğim. O yüzden heyecanlıyım. Biraz da hüzünlüyüm.

Daha gitmedim ama gittiğim ilk birkaç haftayı belki de ilk bir-iki ayı gözümde canlandırabiliyorum;

Yurt odamda, okulumun koridorunda veyahut boğazın karşısında
Kulağımda kulaklık, gözümde buğu, belki biraz da yaş.
Aklımda ailem, Ankara ve eski bir arkadaş.
Hüzünlü bir halde eski bir şarkı dinliyorum.
Cem Karaca'nın gür sesi kulaklarımı dolduruyor,
''Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni,
Doğarken ağladı insan, bu son olsun bu son '' diyor
Bu sözler beni kendime getiriyor,
Gözyaşlarım sırf bu şarkı uğruna kalbime direniyor.
Ne yalnızlık ne de yalan üzmeyecek beni diyorum
zaten doğarken ağladım, bu son olacak diyorum
Ama bir yere kadar dayanabiliyorum.
O bir yerden sonra kendimi tutamıyorum, yine ağlıyorum.
Sabah olunca da her zamanki gibi etrafa gülücüklerimi saçıyorum.
Sonrası böyle böyle kısır döngü işte.


Ahhhh bakmayın şu halime. Yarın gidiyorum ya o yüzden hemen bir melankoli havasına büründüm. Ama sandığımdan çabuk atlatırım herhalde ya. İlk haftalar yurtta bu şarkıyı dinleyip biraz ağlarım sonra da açıp PUBG falan oynarım. Ya da ne biliyim ailemi ararım, arkadaşlarımı ararım onlarla konuşurum.

Ben bir şekilde atlarım da beni asıl üzen ailem olacak. Benim gitmeme nasıl dayanacaklar bilmiyorum. Şu önümüzdeki birkaç ay hepimiz için zor bir süreç olacak ama öyle veya böyle atlatacağız. Hem zaten 1 yıl ya. Millet çocuğunu okusun diye 4 yıllığına başka şehre gönderiyor, 1 yıl nedir ki? Daha geçen gün üniversiteye başlamamış mıydım? Göz açıp kapayıncaya kadar 2. sınıf oldum. Yine bir göz açıp kapayıncaya kadar da 3 olurum, sonra 4 sonra da bir bakmışsın mezun ve işsizim.

Her şey güzel olacak ya ben umutluyum. Niye umutlu olmayayım ki? Hem Cem Karaca'nın sözleri de bana umut veriyor;

Bugün sen çok gençsin yavrum
Hayat ümit neşe dolu
Mutlu günler vaad ediyor sana yıllar,
ömür boyu.
Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan
Bu son olsun, bu son.

HER ŞEY HAYIRLISIYLA GÜZEL OLSUN
Ayrıca, biliyor musunuz Bu Son Olsun benim en sevdiğim şarkıdır. Hem de taaa ortaokuldan bu yana! Benim için çok değerli olan bu parçanın yeni yaşantıma umut olması çok güzel bir detay değil mi sizce de? 
devamını oku

11.09.2018

Ejderha (Evren)

İki gün önce blogumda sadece günlük yazılarımı paylaşmaya karar vermiştim. Ama dün içine daldığım internet aleminde çok güzel bir bilgiyle karşılaştım ve ''bunu hemen diğer insanlarla paylaşmalıyım'' diye düşündüm. O yüzden bugün dün öğrendiğim o bilgiyi sizlerle paylaşacağım.


Ben etimolojiye meraklı bir insanımdır. Okuduğum bir kitapta, sohbet ettiğim bir ortamda, denk geldiğim bir yazıda... Nerede bir kelime görürsem görüyüm onu hemen eklerinden ayırırım ve kökünü bulmaya çalışırım. Bulunca da aynı kökten türeyen diğer kelimelerle karşılaştırırım. Bunu yapmak çok hoşuma gider, benim için hobi gibi bir şey desem çok da yanılmış olmam. Bunu neden söylüyorum? Çünkü bugün sizlerle etimoloji ve mitolojiyle ilgili bir şey anlatacağım.


Dün ejderhalarla ilgili bir yazı okurken ejderhanın neredeyse dünyanın her yerinde mitlere konu olduğunu öğrendim. Yüzyıllar öncesinde henüz milletler arası iletişimin olmadığı dönemlerde de farklı kültürlerde ejderhalar varmış. Yani mesela Çin'de de ejderha miti varmış Avrupa'da da. Yani biri diğerinden öğrenip de efsanelerine eklememiş, her millette ejderha efsanesi kendiliğinden varmış. Ama Avrupa'dakiler kötüyken Çin'dekiler ulu ve bilge olurmuş veya Avrupa'dakilerin kanadı varken Çin'dekilerin yokmuş. Arada böyle bazı farklar var.

Her neyse, elin Çinlisinde Avrupalısında ejderha miti olur da bizim Türklerde olmaz mı? Bizim efsanelerde de ejderhalar varmış. Mesela bu ejderhaların en bilineni Bükrek ve Sangal'mış. Bükrek iyi niyetli, insanlara yardım eden, ulu bir ejderha iken Sangal onun tam tersiymiş. Bu iki ejderha yıllarca savaşmışlar. Hatta bu iki ejderhanın savaşması yin-yang'a benzetilirmiş.


Tabi sadece Bükrek ve Sangal yokmuş. Eski Türkler başka ejderhaların da olduğuna inanırlarmış. Mesela bu diğer ejderhalardan biri koca pençeleri ile yaşadığımız dünyayı çeviriyormuş. Gece ve gündüz bu ejder sayesinde oluyormuş. 

Dünyayı evirdiği için yani döndürdüğü için bu ejderhaya eski Türkler ''eviren'' adını takmışlar. Zamanla -i harfi düşmüş ve ''evren'' kelimesine dönüşmüş. Bugün; kainat, cihan, alem gibi manalara gelen evren kelimesinin kökü de işte bu mite dayanıyormuş. Hatta ejderhalara ve büyük yılanlara bazıları hala ''evren'' dermiş. Ben bunu ilk defa duyuyorum.

                                                             


Ha, unutmadan Bükrek ve Sangal'a geri döneyim. Madem ejderhaların (evrenlerin) etimolojisini anlattım, iyi yürekli ejderha Bükrek'in etimolojisini de anlatıyım;

Bükrek de ''bük'' kökünden türemiş bir kelime. Yani bükülen, kıvrılan anlamına geliyor. Hani demiştim ya Çin'deki ejderhaların kanadı olmazmış diye, işte demek ki o dönem Çinlilerle yakın ilişki halinde olan Türklerin ejderlerinde de kanat yokmuş. Yüzerken veya uçarken bükülerek hareket ettiği için ona bük kökünden gelen Bükrek adını takmışlar.


Evet öğrendiğim şeyler bunlardı. Mitolojiyi ve etimolojiyi çok seven biri olarak bu mit benim çok ilgimi çekti. Evren kelimesinin bu köke dayandığını hiç bilmiyordum. Öğrenince güzel bir aydınlanma yaşadım. 

Sizler ne düşünüyorsunuz?


devamını oku

10.09.2018

Büyük bir karar aldım

Haftalardır kafamı kurcalayan ve blogumla arama giren bir düşünceye sahibim. Bu düşüncemi anlatmam yani bir nevi günah çıkarmam lazım.


Blogumda eskiden sadece günlüğümü yazıyordum. Lise 1'e gidiyordum böyle ergenliğin dibini yaşıyordum. Eski yazılarıma bakınca şimdiyle aramda çok fark olduğunu gördüm. Ve nasıl desem o eski ruhumu yeni yazılarımda göremedim. Eskiden saf saf ve bir o kadar da dobra dobra yazarmışım. Ama artık öyle olmadığımı fark ettim.

Eskiden benim için önemli olan tek şey günlüğümü yazmakmış. Bunu paragraf bile koymadan yazdığım yazılarımdan anlıyorum. Nasıl bir heyecanla yazıyorsam paragraf falan oluşturmuyormuşum. Uzun gözüken yazılarda çocuksu ruhum ve enerjim varmış. Artık yok. Eskiden sadece yaşadıklarımı yazar ve bilgisayarı kapatırdım. Tasarım falan umurumda değildi. Yazılarımı aktardığım eski bloguma bakınca daha iyi anlayabilirsiniz : gunesyaziyo.blogspot.com

Yani ne yalan söyleyim son günlerde günlüğümü yazmaktan ziyade daha profesyonel olmaya çalıştım. Bunu yapmaya çalışırken de elime yüzüme bulaştırdım. Yani nasıl desem, yazdığım yazıdan çok blogun görünüşüne önem verdim. Tasarımla uğraşacağım, usluplu yazacağım diye içimdeki o çocuksu ruhu kaybettim. Yani tamam, blogu ilk yazdığım dönemle şimdiki dönem bir değil. O zaman liseye yeni başlamış bir ergendim, şimdi üniversiteye giden genç bir bireyim. Kelimelerimde, yazılarımda o çocuksu şeyleri görmeyi beklemiyorum. Ama böyle de içime sinmedi.

Mesela bu yaz hep evdeydim. Evde olunca bloga yazmaya değer bir şey yaşamadım ve blog yazamadım. Ama blogu boş bırakmak da içime sinmedi, o yüzden tarihle ilgili yazılar yazdım. Yani kendi çizgimden saptım. Sonra, daha önceleri eleştiri ve öneri yazıları yazdım. Yine kendi çizgimden saptım. Reklam aldım, kendi çizgimden saptım. Ben bu blogu profesyonel olmak için açmadım. Günlük yazmak istediğim ve günlüğü elle yazmaya üşendiğim için açtım.

Şimdi de o çizgiye geri dönmeye karar verdim. Blogumdaki tüm tarih, eleştiri, öneri, mim vs. yazılarını kaldırıyorum. Yani toplam 19 yayını taslağa döndürüyorum. Bazı günlük&eleştiri karışık yazılarım var onlar ve onun gibiler duracak.

Tasarımı da kaldıracağım ve, ya çok çok sade bir tasarım kullanacağım ya da bloggerın kendi tasarımını kullanacağım.

Bu benim için çok büyük bir karar. Kaybettiğim çizgimi yakalamaya çalışıyorum. Ama öyle veya böyle onca emek verdiğim yazılarımın bir gecede silinmesi beni çok üzecek. Bunun için yeni bir blog açtım. O bloga girerek blogumun bu yazıdan önceki haline ulaşabileceksiniz. O blogun adresi bu :

kameriyye.blogspot.com

Zaten tarih paylaşımları yapacağım ayrı bir web sitesi üzerine çalışıyorum. Ama ona henüz içerik eklemedim. Vaktim olduğunda sistematik bir şekilde ekleyeceğim ve size de haberini vereceğim.

Her neyse, bu önemli kararımda lütfen beni destekleyin. Yoksa çok üzüleceğim boşu boşuna sildim diye :(

Herkese sevgilerle !



Ekleme (10/09/2018 13:53) 

Yazılar hala duruyor. Kaldırıp kaldırmama konusunu tekrar düşüneceğim. Çünkü dün gece arafta kaldığım bir rüya gördüm! Bu kesinlikle bir işaret.
devamını oku

7.09.2018

Film Önerisi : Güz Sancısı

Normalde blogumda film-dizi-kitap önermem fakat bugüne özel bir istisna yapıyorum. Sizleri bugün, evet tam da bugün bu filmi izlemeye davet ediyorum.

Güz Sansıcı; Yılmaz Karakoyunlu'nun aynı adlı kitabından uyarlanan, Tomris Giritlioğlu'nun yönetmenliğini yaptığı 2008 yapımı bir film. Oyuncu kadrosu da çok sağlam. Murat Yıldırım, Okan Yalabık, Beren Saat, Belçim Bilgin, Tuncel Kurtiz ve pek çok ünlü isim var.


Filmde 1950 İstanbul'undaki siyasi ve toplumsal durumlara yer veriliyor. Babası tarafından politikaya sokulmuş Behçet ve Behçet'in aşık olduğu Rum kızı Elena asıl karakterlerimiz. Kadroda Behçet'in babasını oynayan Tuncel Kurtiz, Behçet'in farklı görüşteki en yakın arkadaşını oynayan Okan Yalabık ve Behçet'in nişanlısını oynayan Belçim Bilgin de var.

Dönemin siyasi ve politik olayları Behçet ile Elena'nın birlikte olmasını zorlaştırmaktadır. Birisi sağ görüşlü güçlü bir politikacının babasının izinden giden oğlu, öteki ise babannesi tarafından erkeklere pazarlanan bir Rum kadını. Üstelik tarih de 50'li yılar!

Aralarına politika giren bu aşkı izlerken dönemin siyasi olaylarına da tanık olacaksınız ve 63 yıl öncesinin bugününe bir yolculuğa çıkacaksınız.


Tarihimizin kara lekesi olan 6-7 Eylül olayları anısına...

devamını oku