16 Aralık 2018

Ben Geçen Ay Neredeydim?

Herkese selam!! Haftalardır yazmadığımın ve yazmaya yazmaya paslandığımın farkındayım. Son blog yazımdan bu yana çok şey oldu. Hepsini yazmak için yeltendim ama yazamadım. Cümle kuramadım, yazdığımı beğenmedim, sildim. Şu anda da aynı durumu yaşıyorum. Yazmaya yazmaya cümle kurmayı ve haliyle blog yazmayı unuttum. Ama hatırlamam lazım. Nasıl yazdığımı, yazarken neyden güç aldığımı hatırlamam ve tekrar yazmam lazım. Eğer yazamazsam Haldun Dormen'le tanıştığımı, İlber Ortaylı'dan imza aldığımı, gezdiğim pasajları, aldığım şapkaları, gittiğim filmleri, okuduğum kitapları, aldığım notları, dinlediğim şarkıları nasıl anlatırım! Annemin yeni damadını nasıl anlatırım! :D



devamını oku

1 Kasım 2018

Trafik Kazası ve Kız Yurdu!!

Offff birkaç gün önce yaşadığım bir trafik kazasından ve kaldığım kız yurdundan behsetmek istiyorum. Bu arada ikisi farklı farklı konular. Yani kız yurdunda bi trafik kazası geçirmedim (ki sanırım böyle bir şey zaten mümkün değil :D) İşte ayrı ayrı iki yazıda anlatmayım diye tek yazıda anlatıyorum.

Kız Yurdu (temsili) :D
Neyse olaylara geçiyim. İlk olarak beni sinir hastası eden trafik kazasından bahsediyim: Kazayı ben geçirdim!
Ya bakın salı günü dersten çıktım, öteki dersime de 1 buçuk saat var diye kafeye gidiyim orda oturuyum dedim. Hem ders çalışırım hem de öğle yemeğimi falan yerim diye düşünüyordum. Fakülteden çıktım. Kulağımdaki kulaklıktan annemle konuşarak yürüyodum. Sonra karşıdan karşıya geçmem gereken bir yere geldim ve durdum. İşte bir yandan annemle konuşuyorum bir yandan da sol tarafa bakıyorum. Neden? Çünkü arabalar soldan geliyor. 2 şeritli bir yol var ve iki şeritte de trafik sola doğru gidiyor. İki şeritten sonra arada kaldırım var, kaldırımın öteki tarafındaki 2 şeritli yolda da trafik sağa doğru akıyor. Yani şöyle işte :

Arabalar ok yönünde ilerliyor, ben de yeşil yerdeyim. Karşıya geçeceğim, o yüzden sol tarafıma bakıyorum araba geliyor mu gelmiyor mu diye. Bir yandan da annemle konuşuyorum. Ben sola doğru bakarken arkadan ''düt düt düt düt'' diye bi ses geliyo. Korna sesi değil ha yanlış anlamayın, bildiğin biri ağzıyla düt düt düt diye ses çıkarıyo ama ben bu ne diye dönüp bakmıyorum. Arabalara bakıyorum. Neyse soldan gelen arabalar durdu. Ben de karşıya geçmek için yola bi adım attım birden bir motosikletin kasası sağ bacağıma bi çarptı!! Hemen :
ÇÜŞŞŞŞŞŞŞ dedim. İki tane Suriyeli veya Arap. (Bizim memleketten olmadıkları belliydi).
''Önüne niye bakmıyosun?'' diyo.
''Çüşşş ulan çüşşş siz çarptınız gerizekalılar!!'' dedim.
''Ne çarptık! Düt düt düt diyoruz sabahtan beri kulağında kulaklık duymuyorsun'' diyo.

Bi sinirlendim, bi sinirlendim.

''Lan göt!'' dedim. Düt düt ne? Korna diye bi şey var! Kornaya basmıyorsun, ters şeritten gelip çarpıyorsun.Bi de bana çemkiriyosun!! Gerizekalı mısın sen!''

Ya ablacım diyo bişeyler diyo. O kadar sinirliydim ki gerisini hatırlamıyorum. Bayağı bağırdım çağırdım, hakaretler ettim. Sonra fark ettim ki herkes bize bakıyor. Aşırı utandım. O utanç ve sinirle hızlıca ordan uzaklaştım. Plaka falan da alamadım. Gideceğim kafeye gidene kadar ne beddualar ne küfürler ettim: ''Ağzına sıçtıklarım! İnşallah motorunuz ters dönüp bi yerinize girer! İnşallah şu yolu çıkaramazsınız!'' Ya sinirle neler neler dedim var ya. Ben bile kendimden utandım ama sinir utanca daha ağır basan bi duyguydu o yüzden küfür ve bedduaya devam ettim.

Hayır telefonun öbür ucundaki annemde nasıl korktu garibim. Motor çarptı diyince kadının sesi gitti bi an. Allahtan ciddi bir şey olmadı. Morarma kanama falan olmadı ama hala biraz sızlıyor. Ama çok sinir bozucu değil mi ya? İstanbul'un göbeğinde ters şeritten ağzıyla düt düt yaparak gelip bana çarpıyor! Vallaha komedi filmi gibi! Hatırladıkça sinirleniyorum. Ya affedin ama diycem: orospu çocukları ya! Ben yaya geçidinden geçiyorum gelip bana çarpıyo! Hani yaya önceliği vardı?! Ulan keşke plakayı alsaydım valla çok büyük salaklık ettim çokkk!!


Bu iğrenç olay hakkındaki yorumu size bırakıyorum. Siz de ne düşündüğünüzü söyleyin. Plakayı almadığım için aptal olduğumu söylemeyin, onu zaten biliyorum. Ama bir anlık utanç ve öfkeyle ordan uzaklaşma ihtiyacı hissettiğim için alamadım!!! OFFFFFFF!!


Ya tamam daha fazla sinirlenmeden kız yurdu olayını anlatmak istiyorum:

Hayatımda ilk defa kaldığım yurt ortamını cidden çok beğeniyorum. Her tipten, her inançtan, her bölgeden bir insan var. Tam bir kültür bilmem neyi. Bir anda çok güzel bir aile, güzel bir ortam daha edindim. Bi de mesela kız yurdunda olan absürt şeylere de tanık oldum. Mesela dün gece oda arkadaşım sevgilisinden ayrıldı ve gecenin 3'üne kadar falan onu teselli ettik. Fake hesaptan sevgilisiyle konuştuk. Ağladık, güldük, eğlendik. Veya ne biliyim tek ilginç olay bu değildi. Birkaç hafta önce başka odadaki kızlar cin çağırmışlar. Bunda bi şey yok. Herkes çağırabilir. Asıl önemli olan cinin gelmesiydi!!!! Kızlar o kadar korkmuşlar ki bizim odadaki ilahiyatçı arkadaşı çağırıp gün boyu kuran okutmuşlar :D Allahım hatırladıkça gülüyorum. Neyse durun güldürmeyin, ciddi bir konu sanırım. Gülmemem lazımmm :D


Yaa valla böyle işte. Çok değişik bir ortamın içine düştüm ama halimden de inanılmaz memnunum!! Bakalım daha neler yaşıycam daha neler duyucam :) Yaşayıp görücezzz!!
devamını oku

30 Ekim 2018

Müslüm

Ciğerimin bir köşesi olmadan yazdığım bu yazıyı okumaya geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Arka fonda oda arkadaşlarımın açtığı Müslüm Gürses Spotify listesi çalarken, bugün Kayserili ve Karamanlı oda arkadaşlarımla gittiğim Müslüm filminden bahsetmek istiyorum.

26 Ekim'de vizyona giren ve ortalığı kasıp kavuran, hakkında 1 olumsuz yorum bulunmayan, kalpsiz ruhsuz beni bile ağlatan bir filmdi Müslüm. Öyle ki bugüne kadar sadece babama ve Cem Karaca'ya baba diye hitap ederdim. Müslüm Gürses benim için Müslüm Baba değildi, Müslüm Gürses'ti. Ama artık o da benim babam. Müslüm Babam!


Size şöyle diyim; Filmi; İstiklal Grand Pera Cinemo'da; iki oda arkadaşımın ortasında, gözyaşlarını silmek için açmaya çalıştıkları peçete paketinin hışırtısı ve burun çekme sesleri eşliğinde izledim. Zaten filmin ilk yarısını izlerken benim de ciğerim yandı yandı yandı.. ilk yarının malum sahnesinde de patladı.

Elimden geldiğince az spoiler vermeye çalışarak yazıma devam ediyorum; Müslüm Gürses'in çocukluğundan ölümüne kadar hayatındaki önemli olayların anlatıldığı güzel bir filmdi. Küçüklüğünde ve ergenliğinde babasından gördüğü şiddet, ailesine kol kanat germesi, elindeki değerli her şeyin bir bir kayıp gitmesi, müzikle kendine yeni bir hayat çizmesi... Bunlar zaten insanı etkileyecek konular ama bunların yaşanmış olduğunu bilmemiz bizi ayrıca etkiledi. İlk yarının sonunda birbirimize ''jilet var mı? 35'lik mi açalım 70'lik mi?'' diye sorular soruyorduk düşünün!

Filmin ikinci yarısı Müslüm Gürses'in Muhterem Nur'la tanışması, konserleri, plakları, alkol problemleri, geçmişinden gelen ailevi problemlerle devam etti. İkinci yarının son 20 dakikasında falan filmi tam izleyemedim. Çünkü gözlerim aşırı buğuluydu!!


Filmden çıktıktan sonra hala filmin etkisindeydik. Filmdeki replikleri birbirimize söyleyip duruyorduk. Yurda gelince de Müslüm Babayı açtık ve dinlemeye başladık. Birkaç hafta boyunca onu dinleyeceğime eminim, her dinleyişimde farklı bir şey bulacağıma emin olduğum kadar..!

Size demem o ki, bu filme gidin! Yanınıza bir paket peçete alıp gidin! Arabesk sevmeyenler bile bu filme bayılacaktır, eminim. Konsere sarhoş çıktı diye eleştirenler ''o ruh haliyle konsere çıkabilmiş helal olsun'' diyecek, eminim.

Sevgiyle kalın!


devamını oku

29 Ekim 2018

Cumhuriyet

Yazıma bodoslama başlamak istiyorum:
Atalarımızın kurduğu, bizlerin yaşatacağı cumhuriyetimizin 95. yılı kutlu olsun!


Kanla, canla, başla ve binbir zorlukla kurduğumuz cumhuriyetimizin bugün 95. yaşını kutluyoruz. Hala bugünün önemini anlamayan veyahut anlamak istemeyenler aramızda olabilir. Bu kişiler Türklük, Müslümanlık veya Atatürkçülük kavramlarından birine körü körüne bağlı olabilir. Ve bu bağlılık diğer iki kavrama karşı onların gözünü kapatabilir. Bazıları çıkıp ''dini bayramları böyle kutlamıyorlar'' diyebilir. Bazıları çıkıp ''Malazgirt Savaşını böyle kutlamadılar'' diyebilir. Hatta bazıları çıkıp bugüne lanet edebilir. Çünkü bu kişiler milli bayramlarını kutlamayanların dini bayramlarını kutlayabilecekleri bir vatanları olmayacağını bilmezler. Malazgirtle açılan kapının Cumhuriyetle diğer devletlere karşı kapandığını bilmezler. Onlara belki laf anlatabilirsin ama bugüne özellikle lanet edenlere Mehmet Aslantuğ bakışı atmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Çünkü onlar uçmuştur. Söylediklerimizi anlamayacak kadar çok uçmuştur. O kadar yüksektedirler ki söylediklerimizi duymadıkları gibi, gözle görüleni de göremezler. Ama görünmeyeni görürler. Mesela Lozan'ın gizli maddelerini en iyi onlar bilirler!

İnternette gördüğüm olumsuz yorumlar beni bu eleştiri ve sitem yazısını yazmaya itti. Okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Bugün İstanbul sokaklarında ve yurdun dört bir yanında gördüğüm cumhuriyet coşkusunun daim olmasını diliyorum!

Bugünlere nasıl geldiğimizi daha önce iki yazımda kademeli olarak anlatmıştım.

İlk olarak Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savaşıyla ilgili yazımı okumak için;

Buraya,

Kurtuluş Savaşımızı ve büyük zaferimizi anlattım yazımı okumak için de;

Buraya

tıklayabilirsiniz!


YAŞASIN CUMHURİYET,
VAR OLSUN MİLLET !
devamını oku

A Canım Ben de Beşerim Bak!

Halihazırda hala hayatta olan en sevdiğim sanatçının dünyalar güzeli klibi yayınlandıktan 1 gün sonra onu konserde kanlı canlı izleme şerefine nail oldum! -Off ne cümle oldu be yazarken soluksuz kaldım.- Durun daha basit olarak söyleyim: Mabel Matiz aşkımın konserine gittim!!



devamını oku

18 Ekim 2018

İstanbul Ekim'i ve Beyoğlu Sahaf Festivali

Herkese selam!! Ekimin ilk haftalarındaki İstanbul günlerimden ve 6 Ekim Cumartesi günü gittiğim Beyoğlu Sahaf Festivalinden bahsetmek istiyorum.


Ders programımdan dolayı haftanın 4 günü boş gezen bir insan olduğum için her gün bir arkadaşımla bir yerlerle gidiyorum. Mesela 4 Ekim'de Bursalı oda arkadaşımla birlikte sabah saatlerinde Gülhane Parkına gittim. Sevgili Sakura Mevsimi'nin beni mimlediği ''En Büyük Hayalin'' mimine yazmayı planladığım bir hayalimi böylelikle gerçekleştirmiş oldum. Gülhane Parkında Cem Karaca'nın Ceviz Ağacı şarkısını dinledim. O an ki huzurum ve çocuksu neşem kesinlikle görülmeye değerdi! O ana yalnızca Bursalı oda arkadaşım tanık oldu. Ama beni henüz çok iyi tanımadığı için o an ki mutluluğumu tam manasıyla anlayabildiğini sanmıyorum.

Bu arada o da benim kadar mutluydu. Gülhane Parkına aşık oldu. Hatta annesi aradığında ''Anne ben okuldan sonra buraya yerleşmeyi düşünüyorum. Bursaya dönmeyeceğim'' bile dedi! Aynısını ben de düşündüm ama aileme bunu söyleyemedim :D



Gülhane Parkında birbirinden güzel fotoğraflar çekindim. Hatta hayatımın en güzel fotoğrafını orada çekindim. Arkada Galata Kulesi ve Haliç, Yukarıda Gülhane Parkı'nın ağaçlarının sarkan dalları, etrafta bir sonbahar esintisi ve addax'tan aldığım sonbahar kıyafetleri... Kesinlikle harika bir fotoğraf oldu. Twitter'da pp yaptığımda 5 kişiden mesaj aldım ve erkek milletinin dış görünüşe ne kadar önem verdiğine bir kere daha şahit oldum. Hayır bi de ben o kadar güzel de çıkmamıştım. Tamam ortam 4/4'lük, ona diyecek lafım yok. Ben de fena değilim, kıyafetler güzel, saçlar dağınık falan. Ama fotoğrafta tek dişim yok gibi çıkmışım :D Bizim Türk erkekleri bunu sorun etmemiş sanırım. Amaan neyse banane.

Bu arada tabii ki çekindiğim bu fotoğrafları çok özgün bir şekilde, kimsenin aklına gelmeyecek bir şiirle instagramda paylaştım:

''Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında...''



Gülhane Parkından sonra köprü manzarasının olduğu bir yere gidip güzel fotoğraflar çekindik. Sonra arkeoloji müzesini gezmeye karar verdik ama oda arkadaşımın müze kartı olmadığı için gezemedik. Müze kartı olmadan çok pahalı oluyor. Kart çıkarttıracaktık ama o da Arkeoloji Müzesinde 30 liraydı, oysa ben Ayasofya'da 20 liraya çıkarttırmıştım. Öğrenciyiz ve 10 liranın lafını yapmak sonuna kadar hakkımız! Bu yüzden kartı Ayasofya'dan almak için oraya gittik ama orası da çok kalabalık diye sıraya girmedik ve kartı çıkarttıramadık. Bu arada aklınızda olsun, size iki tavsiye veriyim :


  • Müzekart Ayasofya'da 20 lira. Çıkarttırken fotoğraflı öğrenci kartınızın yanınızda olması yetiyor. Çıkarttığınız kartla 300'e yakın müzeye sıra beklemeden ve ücret ödemeden girebiliyorsunuz. Ama Yerebatan Sarnıcı buna dahil değil. Çünkü orası müze değilmiş! Aklınızda olsun.
  • Ayasofya çok kalabalık oluyor. Bilet alıp gezecek olursanız Ayasofya'nın az biraz uzağındaki Arkeoloji Müzesine gidip oradan da Ayasofya için bilet alabilirsiniz! Hem sırası az oluyor hem de bileti alıp Ayasofya'ya gidip sıra beklemeden içeri girebiliyorsunuz!

Önerilerimi verdiğime göre 6 Ekim'deki Kadıköy-Beyoğlu gezime geliyim.

6 Ekim'de Ağrılı ve Aydınlı oda arkadaşlarım hariç diğer 3 oda arkadaşımla birlikte Kadıköy'e gittik! Tramvayla Eminönü'ne Eminönü'den de vapurla Kadıköy'e geçtik. İkinci vapur deneyimimi çok güzel bir şekilde atlattım. İlkinde Çanakkale'deydim ve rüzgarın birçok azizliğine uğramıştım ama bu sefer öyle olmadı.

Her neyse, bizim kaldığımız Arap dolu ilçeden sonra Kadıköy gibi muasır medeniyetin olduğu bir yere varmamız hepimizi çok mutlu etti. Hatta New York ödülü kazanan Survivor Ünlüler takımından bile daha mutluyduk. Çünkü Kadıköy'de genç ve elit bir kesim vardı, medeniyet vardı!


Orada Leman Kültür'e gidip karnımızı doyurduk. Sonra kırtasiye gibi bir yere gidip defter, kalem falan aldık. Sonra çizgi roman satan bi mağazaya gittik. Allahım dükkana bayıldım! Belki ünlü bir yerdir ama ben adını hatırlamıyorum şu an, kusuruma bakmayın. Oradan teksas-tommiksli ve Şener Şen'li bir duvar süsü aldım. Bi de anneme pandalı anahtarlık aldım. Oradan çıktıktan sonra da gidip bir yerden takılar aldık. Hayatımda takı alacağıma ve aldığım takılara 50 lira vereceğime asla inanmazdım! Ben öyle süsten püsten anlamazdım ama şu bir iki yılda çok değiştim. Mesela eskiden daha salaş, rahat, uzun şeyler giyerken şimdi daha genç kız şeyleri giyiyorum. Eskiden sadece ay taşı kolyemi takarken şimdi takmak için bir sürü kolye aldım. Hatta hiç almam dediğim tasma kolyelerden bile aldım! Ama valla çok güzel ve o da ay'lı!

Neyyysee.. sonra vapurla Kabataş'a geçtik. Ha bu arada şunu da ekleyim; biz Kadıköyde kitapçıdayken Konyalı ve Bursalı oda arkadaşlarım dışarıda bizi bekliyordu. Dışarıdayken Avlu'daki müdürü ve kocasını görmüşler. Kocası da ünlü biri, Meryem diye bi dizide kötü savcıyı mı ne oynuyodu, işte onları görmüşler. Konyalı oda arkadaşımın tepkisi şu olmuş:

(gözlerinin içine bakaraktan)
''Aaaaa''


Acaba ünlü görsem benim tepkim ne olur :D

Neyse tamam biz Kabataş'a gelelim. Vapurdan indikten sonra balık kokuları eşliğinde tünele gittik. Tünel dediğim eski bir tramvay şeysiymiş ve bizi Kabataş'tan İstiklal'e kadar götürdü.


İstiklal Caddesi beni hep korkutmuştur. Kalabalık, kalabalık ve kalabalık. Ama düşündüğüm ve gözümde büyüttüğüm gibi değilmiş. Çok hoş bir tarihi dokusu, güzel bir atmosferi vardı. Müzik yapan gençler, her tipten insanlar, tarihi binalar, tarihi işletmeler... Yani İstanbul vardı İstiklal'de...

Caddede attığım her bir adımın keyfini çıkarmaya baktım. İlk kilisemi gezdim, ilk Beyoğlu dondurmamı yedim.. Unutmayacağım güzel anlar biriktirdim.



Daha sonra İstiklal Caddesi boyunca yürüyerek Taksim Meydanına ulaştık. Tam meydanda, Beyoğlu Belediyesinin 12.sini düzenlediği Sahaf Festivali vardı. Oraya gittik. İstanbul'un her yerinden gelen değerli sahaflar o değerli kitaplarını, plaklarını, dergilerini, posterlerini satışa çıkarmışlardı. 50'lerden, 30'lardan kalma dergi ve gazeteler, taş plaklar, değerli fotoğraflar, 70'lerin, 80'lerin ünlü dergileri, arka fonda yine o dönemlerden çalan plaklar... Bir an cennete düştüğümü falan sandım. 10 liraya aldığım iki Tommiks kitabı elimde, bir tezgahtan diğerine bale yaparmışçasına atlarken gördüğüm bir fotoğraf bir anlığına yerime mıhlanmama neden oldu. Cem Karaca'nın daha önce hiçbir yerde görmediğim eski bir fotoğrafı, çerçevesinin içinde gel beni al dercesine duruyordu. İlk gördüğüm andaki şaşkınlığımı üzerimden attım ve fotoğrafa koştum :
''NE KADAR?!''

Tezgahın sahibi bir irkildi. Çünkü birden yanında belirdim, birden fotoğrafı elime aldım ve heyecandan bastıramadığım yüksek sesle sordum :
''NE KADAR?! BEN CEM KARACAYI ÇOK SEVERİM!!!''

Adam şaşkınlığını üzerinden attı.
''20 TL'' .
''Ben bu fotoğrafı bizzat gidip Cem Karaca'nın ilk eşi İlkim Karaca'nın evinden aldım'' dedi!

Allahım beni o an göreceksiniz! Mutluyum, öyle bir fotoğrafı bulduğum için gururluyum! Sevinçten ne yapacağımı bilmiyorum. Benim için çok değerli bir fotoğraf bulmuşum, nasıl gururluyum anlatamam. Sağa sola gösteriyorum, Cem Karaca'nın evindeki fotoğrafı bu diye!!! Adam gülüyo halime. Verdim 20 lirayı aldım. Şu anda odamda duruyor fotoğraf. Taa Ankara'ya geldikten sonra fark ettim, Cem Karaca'nın boynunda ay'lı bir kolye var! Benim o gün Kadıköy'den aldığım tasma kolyenin bir benzeri gibi!!

Hemen Instagram Story'e atmıştım tabi ^-^


İnternette birkaç yerde olan bu fotoğrafın orijinali bende!! Allahım düşündükçe mutlu oluyorum!

Festivalin en karlı çıkan insanı olarak kendimi görüyorum. Orada tabi ki nice güzel eserlerin ilk baskıları, birbirinden güzel fotoğraflar, değerli eşyalar vardır ama ben benim için olan en iyisini buldum.

Festival 30 Ekim'e kadar devam edecek! Taksim'e yolunuz düşerse siz de mutlaka uğrayın! Belki benim gibi sevdiğiniz bir sanatçının orijinal resmini, birkaç teksak tommiksi bulursunuz, belki de daha güzel şeyler bulursunuz. Festivale mutlaka gidin. İstanbul'un her yerinden sizin ayağınıza gelen sahaflara bir şans verin!!


Kapanışı da Cem Babayla yapalım:


devamını oku

17 Ekim 2018

En Uzun Hafta Sonu

Bir kızın kişisel web günlüğü gibi çok özgün bir sloganla açtığım blogumun yeni sloganını ''bir kızın ailesinin hastalık defteri'' olarak değiştirmeyi düşünüyorum. Çünkü yıllardır bir ayakları hastanede olan bir aileyiz.

Annemle babamın yıllarca çocukları olmamış; çocukları olsun diye hastaneye gitmişler,
Çocukları olan zat-ı şahane yani ben doğmuşum; 14 yılı hastanede geçirmişiz,
Ben iyileşmişim annemin hastalıkları çıkmış onun için hastaneye gitmişiz,
Annem iyileşti derken de babam hastalanmış, son 2 yıldır da onun için hastanelere gitmişiz.

Babannem babamın göbeğini, anneannem annemin göbeğini, annem de benim göbeğimi hastanede düşürmüş herhal ki bir ayağımız hastaneden eksik olmuyor...



Geçen cumartesi yine bir hastalık yüzünden hayatımın en uzun hafta sonunu yaşadım. En başından anlatayım:

9 Ekim Salı günü üniversitenin açılış töreni olduğu için o gün olan tüm dersler iptal edilmişti. Ertesi gün de sadece Osmanlıca dersim vardı ki Osmanlıcayı zaten biliyorum. O yüzden ben de biletimi aldım ve Salı günü sabahtan Ankara'ya geldim.

Pazar gecesi geri dönmeyi düşünüyordum, pazara kadar hem ailemle zaman geçiririm hem de kendi okulumda bazı işlerim vardı onları hallederim diye düşünmüştüm. Öyle de yaptım. Salı günü kampüse gidip eksik olan bazı evrakları tamamladım, o evrakları postayla gideceği yere yolladım... Bir ton iş yaptım. İşlerimi hallettikten sonra da kampüste boş boş oyalandım. Çünkü şu an küs olduğum en yakın arkadaşım Tiyatrocu bu sene benim üniversiteyi kazanmış. Belki onunla karşılaşırız da konuşuruz umuduyla oyalandım, ama karşılaşamadım. Bu arada onunla neden küstüğümü ve neden şimdi barışmak istediğimi ayrı bir yazıda anlatacağım.

Her neyse, salı günü işlerimi hallettikten sonra eve döndüm. Ailemle olan işlerimi hallettim. Yani onları arabayla gidecekleri yerlere götürdüm, getirdim, gezdik, dolaştık, turşumuzu kurduk... Güzel güzel zaman geçirdik.

Biz asıl önemli olan cumartesi gününe gelelim...

Cumartesi günü daha önce baş sağlığına gidemediğimiz bir yere baş sağlığına gidecektik. Babamın arkadaşının eşinin eniştesi ölmüştü. Çok uzak gibi geliyor ama aslında yakın. Yani babamın arkadaşı dediğim kişi bayağı yakınımız. O nasıl babamın hastalığının her anında yanımızdaysa biz de onun bacanağının hastalığının her anında yanlarındaydık.

Adam birkaç ay önce ölmüştü ama baş sağlığına gidememişik. O gün annem, kardeşim, ben ve annemin bir arkadaşı birlikte başınız sağ olsun ziyaretine gidecektik. Ama babamın arkadaşının eşi ''hastayım, gelmeyin'' diyince gitmedik. Yani aslında çok ayıp. Mesela bizde misafire ''Hastayım, gelmeyin'' denilmez. Hasta olsak da o misafir ağırlanır. O kadın biraz değişik biri zaten. Ama Allah'a şükürler olsun ki öyleymiş. Neden böyle dediğimi anlayacaksınız...

Kadın bize gelmeyin diyince biz de hafta sonu boş boş evde geçirmeyelim diye Kırıkkale'ye, dayılarımın yanına gidelim dedik. Kardeşim ertesi gün arkadaşıyla buluşacağı için bizimle gelmedi. Annem, babam ve ben yola çıktık, giderken dayımın Karapürçek'de oturan kızını ve torununu da yanımıza alıp Kırıkkale'ye doğru yola çıktık. Ha bu arada, şoför bendim!

İlk uzun yol deneyimimi başarıyla atlattım. Yanımda yedek şoför bile olmadan -babam hasta olduğu için onu saymıyorum- ailemi sağ salimce Kırıkkale'ye ulaştırdım. Büyük dayımların bakkalı var. O bakkalın önünde oturuyorduk. Oraya varalı yarım saat ya oldu ya olmadı, sohbet, muhabbet derken birden annemin sesini duydum:
''Hayatım iyi misin?''

Babama bi baktım, adamın rengi bembeyaz olmuş, gözünün karası bile sönmüş, başı yan yatmış, konuşmaya mecali yok... Hemen babamın başına üşüştük. Ensesini, bileklerini suyla yıkadık, ambulansı aradık... Yine mi pıhtı attı yoksa diye düşündük. Bilinci açık mı değil mi anlamak için sorular sorduk... Bilinci açıktı. O an Kırıkkale'de olduğumuzu biliyordu. O zaman belki şekerden olmuştur dedik, meyve suyu ve şeker verdik. Ondan sonra biraz kendine geldi. Rengi falan biraz düzeldi.. Sonra ambulans geldi, bizi hemen Yüksek İhtisas'a yetiştirdi. Annemle babam ambulansta; dayım ve yengem benim dörtlüleri yakarak sürdüğüm arabada hastaneye yetiştik.

Acilde müdahale ettiler, tansiyonunu şekerini ölçtüler, kan aldılar. Zaten o sırada babam da kendine gelmişti. Tansiyonu 8/5 şekeri 256 çıktı. Biraz zaman geçtikten sonra ikisi de biraz daha düzeldi. Ama kanda hiç ummadığımız bir sonuç çıktı. Troponin T adı verilen değer aşırı yüksekti.

Aslında kalpte bulunan bir hormon olan Troponin kalpte meydana gelen bir hasar sonucu kana karışırmış. Yani kalp krizi sonrası...



Babamın kalp krizi geçirdiğini idrak etmem uzun sürdü. Şekeri vardı, tansiyonu vardı, kolestrolü vardı... ama kalp... kalp krizi geçirdiğini hiç düşünememiştim.

Şansımıza o gün acilde nöbetçi olan doktorlardan biri nöroloji biri de kardiyoloji uzmanıydı. Kardiyoloji uzmanı babamı anjiyoya aldı. Kalbi besleyen ana damar %90 tıkalı çıktı. Doktor:

''Normalde bu durumda olan bir hastaya baypas(bypass) yapmamız gerekir. Ama baypas olan hastalar ameliyattan sonra sürekli hareket etmek zorunda. Sizin hastanız yürümede sorun çektiği için ona baypas yapamayız. Kalbin tam girişine stent takabiliriz ama bu da çok riskli. Yani açık konuşmak gerekirse hastayı kaybetme ihtimalimiz var'' dedi.

Ben orada koptum zaten.

''Ne ameliyatı?! Biz Ankaraya gidicez! Oradaki doktorlara da sorarız! Daha sizin adınızı bile bilmiyoruz! Bir doktor dedi diye hemen ameliyata mı alıcaz!''

Üzüntü, korku, sinir, öfke... O an tüm bu duyguları karışık olarak yaşıyordum. Ne söylediğimi bile bilmiyordum...

Doktor:

''Haklısınız, ama hastanın durumu gerçekten çok ciddi. Şöyle diyim, ameliyat olursa sağ çıkma şansı %10. Ama ameliyat olmazsa bu kriz tekrarlanır. Ankaraya gidelim diyorsunuz, belki yoldayken tekrarlanır belki varınca. Ama mutlaka olacak ve o zaman hiç şansınız olmayacak. Bakın ben bu konuda yeterince deneyime sahip olduğumu düşünüyorum. Bu ameliyatı yapabilirim. %10 bile olsa babanızın kurtulma şansı var. Kendi babam veya dedem bu durumda olsa onlara da bu ameliyatı yapardım. Tabi siz yine düşünün, bir 5 dk size müsaade ediyim, kararınızı bildirin'' dedi ve gitti.

Ağlamaktan konuşmayı bırakın düşünemiyordum bile. Tamam, babamla aram çok iyi değildi ama doktor elimin bile yazmaya gitmediği şeyin olacağını söylüyordu. Annem ve dayılarım vardı. Bir yandan beni sakinleştirmeye bir yandan düşünüp karar vermeye çalışıyorlardı. Amcamları aradılar onlara durumu anlattılar. Sonra hep birlikte ameliyatın olmasına karar verdiler. Siz olsanız ne yapardınız? %10 da olsa o şansınızı denemez miydiniz? Biz denedik.


O bekleme süresi... Ameliyat kaç dakika sürdü bilmiyorum. Zemin katta, anjiyografi ünitesinin önünde kaç saat kaç dakika bekledik bilmiyorum... Dua ettim mi, ettiysem hangi duaları ettim, ne dedim ne demedim bilmiyorum.

Babamla az zaman geçirdiğim için, onlardan kaçıp İstanbul'a gittiğim için pişmandım. Okulu bırakmayı düşünüyordum. İçerden kötü bir sonuç çıkarsa ben de ölmeyi düşünüyordum...

Doktor içeriden çıkıp da ''gözünüz aydın'' dediğinde yaşadığım duygu... Hangi kelime tarif eder bilmiyorum. Babam içerideyken litrelerce akıttığım gözyaşları göz pınarlarımı kurutmamış. Kurutmamış ki mutluluktan ağlayabildim.

Sonra babam ameliyattan çıktı. Bilinci açıktı, keyfi yerindeydi. Çıktığında ilk önce dayımın küçük oğlunu gördü. Ona adıyla hitap etti. Sonra onu yoğun bakıma çıkaran asansördeyken dayıma
''Çok iyiyim, göğsümün rahatladığını hissediyorum'' demiş.

Yoğun bakımdayken de keyfi yerindeydi. Bir gece yoğun bakımda müşahede altında tuttular. Babam yoğun bakımdayken biz de dayımın hastaneye yakın olan iş yerine geçtik. Orada sabahtan beri boş olan midelerimizi doldurduk. Yengemin sardığı lahana dolmalarından yedik, çayımızı içtik. Yarım saat sonra falan da Ankara'dan amcalarım, babannem ve kardeşim geldi. Amcamlarla babannem 15 dakika durup gittiler. Tabii ki bize bi geçmiş olsun falan da demediler. Neyse, boşverin onları ya, onları Allah'a havale ediyorum. Babam yoğun bakımda hasta yatarken ''amcanın elini öp'' diyen babannemi de Allah'a havale ediyorum.

Hayır bi de şunu düşünün, Allah korusun babama bir şey olsaydı bu insanlar ne derdi?
''Hasta adamı alıp Kırıkkale'ye kardeşlerinin yanına götürdü de adamı ...(yazmaya elim varmıyor)''

Şerefsizler. Oysa babam annemden de bizden de daha çok istiyordu oraya gitmeyi. Babam gezmeyi seven bi adam. Dayımlar bize geldiğinde ''kardeşin beni size getirmiyor'' falan diye onlara sataşırdı. Taa yazdan beri istiyordu da biz gitmiyorduk. O gün gideceğimiz varmış o gün gittik o gün de babam hastalandı.

Allahım her şeyi o kadar güzel bir plana göre yaratmış ki ondan korkmayan taş olsun. Ya o gün babamın arkadaşının evine baş sağlığına gitseydik? Babam evde tek kalacaktı ve o kriz yine olacaktı. O gün Kırıkkaleye gitmeseydik? Evde otursaydık? Ben bi odada annem bi odada babam bi odada... belki çok geç fark edecektik? O gün Kırıkkaleye bir saat geç çıksaydık? Kriz bizi yolda bulacaktı. Kırıkkaleye gittikten sonra annemin köyüne gitmeyi düşündük sonra vazgeçtik. Ya köye gitseydik? Kriz bizi yolda veya köyde bulsaydı? Diyorum ya o gün Kırıkkaleye gideceğimiz ve şifayı orada bulacağımız varmış. O gün Kırıkkalede olmamız, acilde kalp ve beyin doktorlarının nöbetçi olması... Bunların tesadüf olduğuna inanmıyorum. Bu kaderdi. Babamın yiyeceği ekmeği vardı.


Geçen sene Ankara Gazi Hastanesinde de anjiyo olmuştu ama doktor ''çok riskli'' diyip ameliyat etmemişti. O gün acilde o kalp doktoru nöbetçi olmasaydı, diyelim oldu o riski göze almasaydı babam bugün burada olmazdı...

Her şey için Allah'a şükürler olsun.



Yoğun bakımdan sonra bir gün de gözlem amaçlı serviste yattı. Babam servisteyken de kendimizi bir anda mafya çatışmasının içinde bulduk. Belediye başkanının oğlu kafasından silahla vurulmuş. Hastane ana baba günüydü. Haberlere çıkmadı ama hastane bahçesinde herkes olayın mafya meselesi olduğunu söylüyordu. Allahtan büyük bir şey olmadı. Başkanın oğlunu da Ankara'ya nakletmişler. Allah şifasını versin.

Bize dönecek olursak, babam pazartesi sabahtan taburcu oldu, biz de hemen aynı gün Ankaraya evimize geldik. Şimdi babam iyi Allah'a şükür.

Yaa arkadaşlar. Hayatımın en uzun hafta sonunu da böylelikle geçirmiş oldum. 19 yıllık hayatımda akıtmadığım göz yaşımı o iki günde akıttım. Babamın şifayı bulmaya Kırıkkaleye gelmesi başka şeylere de vesile oldu. Küs olan dayımlar az da olsa yakınlaştı. Bizimle küs olan, evimize bile gelmeyen amcamlar anamın yarı memleketi olan Kırıkkaleye geldiler. -O 15 dakikanın haricinde ertesi gün bir daha geldiler-. Hastane ana baba günüydü. Amcamlar, dayımlar, amcamın dünürleri, annemin akrabaları... Ulan bir araya gelmeniz için illa hastalık mı olması gerekiyor be! Neyse durum bu ayrı bir konu, buna başka bir yerde yeri gelince yine sitem ederim.

İşte böyle... Geçen salıdan beri Ankara'dayım. Babam hastalanınca kalmak zorunda kaldım, bırakıp gidemedim. Bu pazar gideceğim inşallah. Babam da zaten iyi çok şükür.

Sadece annem biraz şikayetçi :D Onun olayı da şuna döndü:


İstanbul'a gittiğimden beri Ankara'da daha çok zaman geçirdim :D Çünkü üstü üste 5 günüm boş! Ben ne yapıyım! Ama bu gidişimden sonra 1 ay falan gelmeyeceğim. İstanbul biraz kafamı dağıtsın değil miii!
devamını oku