Bir Gezi Yazısı : Eskişehir - Kameri Şeyler

8.12.2017

Bir Gezi Yazısı : Eskişehir



Kasım ayının sonlarına doğru berbat bir bunalıma girdim. Sevgilimle tartışmalarımız olmuştu 2-3 gün boyunca hiç konuşmadık. Üstelik 1 Aralık'ta İstanbul'a yıllardır tanıdığı KIZ arkadaşlarının yanına kalmaya gidecekti. İlişkimizin daha başlarında olduğumuz için bir şey dememiştim gitmesine(acaba çok mu salağım?) Sonra efendim babam rahatsızdı, sürekli doktora gidip duruyordu yani anlayacağınız çok büyük bir depresyonda çok yalnız bir şekilde kalakalmıştım. Kendimi şehirden uzaklaştırmak, bir başıma kafa dinlemek istedim. Aslında Ankara'dayken de bir başımaydım ama kafamı dinleyemiyordum. Felçli bir babanın olduğu evde kavga-gürültü eksik olmuyor çünkü...
Kafa dinlemek için Ankara'dan uzaklaşmam gerektiğini biliyordum. Bunun için de en uygun şehir Eskişehir'di. Buraya hızlı trenle 1,5 saat mesafede küçük, şirin; öğrencilerle, güzelliklerle ve gezilecek yerlerle dolu bir Anadolu şehriydi. Hemen biletimi aldım. Sabah 06.20'de Ankara Garından kalkan trene binecektim ve akşam 17.55'teki dönüş trenine binip eve dönecektim.
Ankara'da 24 saat ulaşım yapan EGO otobüs hatları sayesinde sabah 5'te kargalar daha uyanmadan bizim evin önündeki ıssız mı ıssız caddeden otobüse bindim. Normalde yarım saatte Sıhhiye'ye giden otobüs 14dk da Sıhhıyeye varmıştı. Bilen bilir Sıhhiye köprüsü civarı normalde de pek tekin bir yer değilken sabahın 05.14'ünde o ıssızlıkla nasıl bir ürperti verdiğini siz düşünün. Köprünün altında indim ve o ıssız ve karanlık yolda 10-15 dk mesafedeki gara yürüdüm. Yanımdan geçerken yavaşlayan arabalar mı dersiniz, duran arabalar mı dersiniz hepsi de korkudan altıma etme noktasına kadar getirse de hızlı hızlı yürüyerek ve kalın montumun şapkasını başıma geçirerek bu belalardan kurtuldum ama bir kere daha anladım kadın olmanın zorluğunu...
Gara vardıktan sonra trene bindim. 1,5 saatte Eskişehir'e vardık. Gardan çıktıktan sonra harika bir günün beni beklediğini biliyordum.



Ben, sırt çantam ve Eskişehir! Mükemmel 3'lü diye işte buna denir. Garın tam karşısında bir aile çay bahçesi vardı o çay bahçesini soluma aldım ve o cadde boyunca yürüdüm. Daha sonra ilerden sola döndüm. Büyük bir cadde ve yüksek katlı eski binalar vardı. Şehir daha yeni yeni uyanıyordu orada. İnsanı üşütmeyen, tatlı bir soğuk vardı . O cadde boyunca sağıma soluma baka baka şehrin her bir köşesini aklıma kazımaya çalışa çalışa yürüyordum ki sağ yanıma bakınca ara sokağın ilerisinde gözüken köprü beni oyuncağına kavuşan küçük bir çocukmuşum gibi mutlu etti! Çünkü köprü demek Porsuk Çayını buldun demek! Hemen o tarafa gittim. Deniz gören masum köylü hesabı fotoğrafını çektim ve çayı izleyerek yola koyuldum. Az ilerde Adalar denen yere geldim. Kahv6 isimli mekanda Porsuk Çayına karşı kahvaltımı yaptım.

Bu  güzel ve doyurucu tabak 16 liraydı.
 2 çayla birlikte 20 tl gibi bir hesap ödedim.
 Kahvaltı ederken küçük bir dostla karşılaştım. Bu dost orada kendi sistemini çok güzel bir şekilde kurmuş. Mekana kahvaltı etmeye gelen insanlara çizmeli kedivari bakışlarını atarak günlük yemeğini buradan sağlıyor. Ben de kendisiyle tabağımdaki hayvansal gıdaların bir bölümünü paylaştım lakin tabağım bitince sanki o kadar aynı yemekten yememişiz aynı sudan içmemişiz gibi başkasının yanına gitti. Evet, kediler gerçekten nankörmüş bunu deneyimlemiş oldum! O kediyle paylaştığım kadar yemeği bir köpekle paylaşmış olsam benimle Ankaraya kadar gelirdi.

Bahsi geçen zat-ı şahane.
Kahvaltıdan sonra çayın hemen karşı tarafında duran Starbucks'a gittim. White Chocolate Mochamı aldım ve gezime kaldığım yerden devam ettim. 
Sora sora Bağdat bulunur derler. Bende sora sora Sazova parkını buldum. Bu süreçte hiç yorulmayıp sıkılmadan bana defalarca kez adresleri tekrarlayan sevgili Eskişehir halkına(özellikle stadyumun arkasındaki ekmek büfesinde oturan renkli gözlü amcaya) buradan bir kere daha teşekkürlerimi iletiyorum. Eski stadyumun arkasından kalkan dolmuşlara kadar yürüdüm. 16 numaralı dolmuşa bindim ve yola çıktık. Ben dolmuşta şoförün hizasına oturmuştum ve dolmuşçuya özellikle söylemiştim ''Beni Sazova Parkında indirir misiniz?'' diye. Dolmuşta herkes indikten sonra ''Pardon Sazova Parkını geçtik mi?'' diyince dolmuşçu ve yanındaki abla güldü. Meğer biz parkı BAYAĞI bir geçmişiz. Beni karşıdan gelen başka bir dolmuşa bindirdi, para da almadı dolmuşçu abi. Sazova Parkına gecikmelide olsa varabildim. Sazova Parkından önce parkın yanındaki hayvanat bahçesini, sualtı dünyasını gezdim. Her ne kadar istesem de kaplan göremedim ama bu beni üzmedi hatta daha da mutlu etti. Zira kaplan gibi asil bir hayvanı parmaklıklar ardında görmek istemem. Parmaklıklar olmadan görmeyi hiç istemem. 


Bir tek kaplan değil, bütün hayvanlar özgür olmalı. Biz onları göreceğiz diye, taa kilometrelerce ötedeki evlerinden buraya getirip küçücük kafeslere hapsetmemiz adil değil. İsterseniz Planet of the Apes (2001) filmini izleyin. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Dediğim gibi bütün hayvanlar özgür olmalı !



Hayvanat Bahçesinden sonra Sazova Parkına geçtim. Sabancı Uzay Müzesi vardı ama öğle tatilindeydi. Onun açılmasını beklemedim direk Sazova Parkına geçtim. Yürüyerek çok yakın zaten yan yanalar. Neyse, Sazova Parkında Korsan Gemisini ve Masal Şatosunu gezdim, bol bol fotoğraf çekindim. Ama bilin bakalım ne oldu! Tam Masal Şatosu'nun içindeyken şarjım bitti! E daha gezimşn başındayım fotoğraf çekmezsem olmaz, kalenin içinde üst kattaki kafeye çıktım, telefonumu orda şarja takıp bir yarım saat falan orada oturdum, türk kahvesi içtim. Sizlere dekesinlikle öneririm; Eskişehir'e gidip Sazovayı görmeden gelmeyin.

Sazova Parkında içtiğim Türk Kahvesi

Şatonun dışı gibi içi de masallardan gelmiş gibiydi.


Tuvaletleri hayatımda gördüğüm en güzel
tuvaletti onun bile fotoğrafını çektim 😁




Sazova Parkından sonra Otobüsle Odunpazarına gittim. Sazova parkının kapısının oradan çıkınca tek otobüsle gidiliyormuş ,son durak Odunpazarıymış zaten. Sağolsun bir amca benim yerime kart bastı otobüste ona da buradan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. 
Odunpazarına vardıktan sonra o tarihi evlerin arasında gezdim, bol bol fotoğraf çekindim. Bizimkilere lületaşından hediyeler aldım; Anneme kolye, babama tesbih, tanıdıklara buzdolabı magnetleri, babaanneme dualı anahtar asma ev süsü, sevgilime lületaşı pipo aldım(o da bana İstanbul'dan güllü lokum getirdi) 
Sonra Odunpazarında Ahmet'in Yeri diye bir mekanda Eskişehir'in meşhur Balaban köftesinden yedim. Fiyatı 12 liraydı. Hem çok ucuzdu hem de servis acayip hızlıydı. Köfteler de nefisti, kesinlikle öneririm, deneyin.


 Yemeğimi yedikten sonra Eskişehir'in ünlü Met Helvası'ndan aldım. Tadı tıpkı pişmaniye gibiydi. Daha sonra Odunpazarındaki Kurtuluş Savaşı Müzesini gezdim. Alt katında Atatürk'le fotoğraf çektirdim(mutlaka sizde yapın çok güzel oluyor fotoğraf) Ama şöyle bir şey var; fotoğrafta yanımda Atam'ın olacağı gerginliğiyle hiç gülümsememişim. Sanki ben ünlü birisiymişim, Atatürk benimle fotoğraf çektirmek istemiş gibi çıkmış fotoğraf 😅
Daha sonra oradan çıkıp Balmumu Heykel Müzesine gittim. Hiç benzemeyen heykellerle fotoğraf çektirmek serbestti ama asıl güzel olan, yapıldığı kişiye gerçekten benzeyen heykellerle fotoğraf çekinmek yasaktı.
Müzeden çıktıktan sonra otobüs beklemeye başladım. Geri dönme saatim gelmişti. 26-29-57 numaralı otobüsler Odunpazarından Garın önüne kadar gidiyormuş. Neredeyse yarım saat bekledim ama otobüs gelmedi. Durakta beklerken Osmangazi Üniversitesinde Ebelik okuyan ve staj yapan bir kızla sohbet ettim. Bana ''Gar buraya yakın, 20dk falan yürüme mesafesinde'' dedi ama kast ettiği hızlı yürümeydi sanırım! Neredeyse 40dk yürüdüm, eğer okuyorsan seni buradan saygıyla anıyorum canım kardeşim! Yürürken caddede dvd satan bir yer gördüm. 1 oğlan ve 2 kız arkadaşının sıcak çikolata hakkındaki sohbetlerini balla keserek PK filmini dvd ye attırdım. Gara vardığımda hemen sıraya girdim, biletimi onaylattım, perona geçtim ve biraz bekledikten sonra trene bindim. Bu harika yolculuğun anılarını yanımda olan bilgisayarıma attım. Sabah giderken de gelirken de hava karanlıktı, etrafı pek izleyemedim. Ankaraya varınca Eski Garın önünden bizim eve giden dolmuşa bindim ve eve geldim. O gün tam 15,6 km yürümüşüm ve 19.700 küsür adım atmışım! Yine de değdi, bir daha gitmeyi çok istiyorum. Bekle beni Eskişehir!

*Yarın sabah sevgilimle buluşup kahvaltıya gideceğim!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder